Eğitim Sokağı
Hoşgeldiniz
Ziyaretçi. Kayıt Ol !

Sitemize Dosya Yükleyerek

Destek
Olabilirsiniz


Inkılap tarihi 6.hafta PDF
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 1 Oy - Ortalama: 5
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5



[-]
Etiketler
inkılap , tarihi , 6 , hafta , pdf

Konu: 26
Mesaj: 27
Cinsiyet:
Kıdem: 20-01-2015

7. YAYGIN EĞİTİM
Osmanlı Devleti’nde insanlar genellikle mensup oldukları din doğrultusunda ibadethane benzeri mekânlarda, ulema evlerinde ve bazen de kıraathanelerde yaygın eğitimden geçerlerdi. Lonca teşkilatı da yaygın eğitimde önemli bir yeri sahipti. Ancak devletin gerilemesine paralel olarak yaygın eğitimde de gerileme yaşandı ve mevcut yaygın eğitim kuruluşları değişen koşullar doğrultusunda kurumsallaşamadılar.
Okuryazar oranı az, eğitim olanakları sınırlı ve yetersiz olan bir ülkede sadece belli yaşların eğitimiyle yeni rejimi kabul ettirebilmek, kurulan sistemi ayakta tutabilmek, sosyal yapıyı değiştirebilmek ve belirlenen hedefleri gerçekleştirebilmek mümkün değildi. Bu nedenle Cumhuriyet Dönemi başlarında yaygın eğitime ayrı bir önem verilmiştir.
7.1. Halk Eğitim Bürosu ve Halk Dershaneleri
1923 yılında halk eğitimi çalışmalarını yürütmek üzere İlköğretim Genel Müdürlüğü bünyesinde bir Halk Eğitim Bürosu kuruldu. Tevhid-i Tedrisat’ın ardından eğitim-öğretim çalışmalarına hız veren Halk Eğitim Bürosu, 1927-28 yılları arasında üç binden fazla halk dershanesi açarak halka okumayazma öğretmeye çalıştı. Bu kursları bitirenlere (atmış binden fazla kişiye) belge dağıtıldı.
7.2. Yeni Türk Harflerinin Kabulü
Türk toplumları tarih boyunca Göktürk, Sogd, Uygur, Mani, Brahmi, Süryani, Arap, Grek, Ermeni, İbrani, Latin ve Slav alfabeleri olmak üzere 12 değişik alfabe kullanmışlardır. Neticede alfabe alınan milletlerden etkilenen Türk dilinde değişiklikler ve bozulmalar meydana gelmiş ve Türk toplulukları arasında kültürel farklılıklar ortaya çıkmıştır.
10. asırdan itibaren Türk toplulukları İslamiyet’in etkisiyle Arap alfabesi ve Acem imla kurallarını kullanmaya başladılar. Osmanlı Devleti’nin gerilemeye başladığı dönemlerden itibaren dil ve alfabe ile ilgili tartışmalar başlamıştı. Osmanlı tarihinde ilk defa 17. asırda Katip Çelebi, Arap alfabesinin yetersizliklerini dile getirdi. 19. asırdan itibaren Arap alfabesinin Türkçenin yapısına ve işleyişine uygun olmadığı fikri ileri sürüldü. Bu fikri savunanlar Türkçe ile Arapçanın ayrı dil ailelerine bağlı olmasını, iki dil arasında ses yapısı
5 / 21ve dil bilgisi bakımından bir yakınlık bulunmamasını delil olarak ileri sürüyorlardı. Arap dili köken bakımından Sami dil ailesine bağlı ve “bükümlü/çekimli” bir dil iken Türkçe, Altay dil ailesinden gelen “eklemeli” bir dildi. Tabii olarak her iki dilin işleyişi ve gramer yapısı birbirinden ayrıydı. Arap alfabesinin değişmesini savunanların temel gerekçeleri şunlardı:
a) Arap alfabesi; Arap diline ve ses yapısına çok uygun fakat Türkçeye ve Türk ses yapısına uygun değildi. Örneğin; genizden söylenen ayn, ğayn vb. harfler. Bunun dışında Türkler tarafından kullanılan p, ç, j ve g seslerini verecek harf bu alfabede yoktu. Başlarda p yerine b, ç yerine c, Türkçe olmasa da nadiren kullanılan j yerine z, g yerine k kullanılmıştı. Daha sonra p, ç ve j’nin benzerlerine fazladan bir nokta eklenmek suretiyle sorun çözülmüştü. Ama k, g, ğ ile ilgili karışıklıklar devam etmişti.
b) Her harfin başta, ortada ve sonda olmak üzere, genel olarak üç çeşit yazılışı vardı ve bunlar büyük farklılık gösteriyordu. Mesela “vav” harfi ünsüz “v”den başka “o, u, ö, ü” olarak 4, “ye” harfi “ı, i” olarak 2, “kef” harfinin k, g, n, ğ olarak 4 ses veriyordu.
c) Arapçada “a, i, u” olmak üzere 3 sesli harf vardı. Belki de Arap kökenli alfabenin Türkçeye göre en büyük eksikliği buydu. 8 sesli harf bulunan Türk dilinin 3 harfle ifade edilmesi sıkıntılara neden oluyordu.
d) Büyük harflerin olmayışı ve imla kurallarının ağır oluşu (bitişen, bitişmeyen harfler, üstün, esre, ötre vs. özellikleri) bir başka zorluktu.
e) Türkçedeki bazı seslerin Arap alfabesinde bulunmayışı yüzünden, bir kelime çok farklı anlamlarda okunabiliyordu. Mesela “oldu” kelimesi “öldü” ve “evveldi” şeklinde, “gel” kelimesi, “kel”, “gül” ve “kil” şeklinde okunabilirdi.
Buna karşın Arap alfabesi ile yola devam etmek isteyenler konuyu din, millet, kültür ve siyaset açısından değerlendiriyorlar; Latin harflerinin kabulünü isteyenleri yıkıcı olmakla itham ediyorlardı. Kuran-ı Kerim’in Arap alfabesiyle yazılmış olması da Arap alfabesine ve diline olan bağlılığı arttırmaktaydı. Ayrıca bu alfabe 350 milyon Müslüman’ın birleşme sembolü olarak kabul ediliyordu. Arap alfabesi terk edilecek olursa Doğu’nun ve Batı’nın kütüphanelerini dolduran binlerce değerli eserden yararlanma imkânının sona ereceği, herkesin hece çocuğuna döneceği ve hayatın felce uğrayacağı ileri sürülüyordu. SistemliBatılılaşma hareketlerinin başlangıcı olarak kabul edilen Tanzimat döneminden itibaren alfabe tartışmaları gündemi meşgul etti.
7.3. Tazminat döneminde Alfabe Tartışmaları
1851 yılında Ahmet Cevdet Paşa, Kavaid-i Osmaniye adlı eserinde yazı sorununa değinerek Türkçede bulunup da Arap harfleriyle gösterilemeyen sesler için bir yazım yolu aranması gerektiğini ifade etti. Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye Reisi Münif Paşa da Arap harfleri ile Türkçe okuyup yazmanın zor olduğunu ileri sürerek iki öneride bulundu. Birinci önerisi harflerin harekeli olarak yazılması, ikinci önerisi ise daha radikal bir değişiklik olarak Türkçenin ayrık harflerle (huruf-u munfasıla) yazılmasıydı. Bu arada Azerbaycanlı yazar ve şair Ahundzade Fethali’nin harflerin ıslahına ilişkin raporu siyasi çevrelerde görüşülmüş ve harflerin ıslahı konusunda görüş birliğine varılmıştı.
Alfabenin değiştirilmesine ya da ıslahına ilişkin tartışmalar 1860’lı yıllarla beraber gerek dönemin gazetelerinde gerek edebiyat çevrelerinde tartışmalara neden oldu. İran’ın Osmanlı Devleti’ndeki Sefiri Melkum Han 1869 yılında Müslümanların alfabelerini ıslah etmedikçe “Avrupa medeniyeti seviyesine yükselebilmelerinin imkânsız olduğunu” ileri sürdü. Buna karşın Namık Kemal harflerin değil, eğitim biçiminin değiştirilmesi gerektiğini önemle vurguladı. Aşağı yukarı aynı sıralarda Terakki’de yazan Hayreddin Bey, Arap harfleri yerine Latin harflerinin alınmasını önerdi. Esasında Arap harflerinin değiştirilmesini savunanlara karşı, harflerde ıslahatı daha uygun görenler çoğunluktaydı. II. Meşrutiyet Döneminde de tartışmalar bu eksende devam etti. Bu dönemde İbrahim Temo, Celal Nuri, Kılıçzade Hakkı, Abdullah Cevdet, Musullu Dr. Davut, Hüseyin Cahit (Yalçın) ve bir grup aydın yazar Latin harflerinin kabul edilmesi hâlinde;
1. Okuma yazmanın kolaylaşacağını ve eğitimin gelişeceğini,
2. Baskı tekniklerinin kolaylaşması sayesinde gazete satışlarının artacağını ve kültürel hayatın canlanacağını,
3. Batı medeniyeti ile bütünleşmenin sağlanacağını ve devletin kalkınacağını savunuyorlardı.
1910 yılında Mehmet adında Tiranlı bir Arnavut, yalnızca Arnavutluk’ta Latin yazısının kullanılması için sadarete başvurdu. Sadaretin yazıyı havale ettiği Meşihat, Kur’an’ın hiçbirİslam ülkesinde Latin yazısı ile yazılamayacağını vurgulayarak bu başvuruyu reddetti. Böylece Arap alfabesi son derece önemli bir gücü arkasına almıştı.
II. Meşrutiyet döneminde Maarif Nezareti yazıya kolaylık getirmek amacıyla çalışmalar başlattı. 1911 yılında Recaizade Mahmut Ekrem öncülüğünde yarı resmî nitelikte “Islah-ı Huruf Cemiyeti”, 1912 yılında Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında “Islah-ı Huruf Encümeni” adlı dernekler kuruldu. Islah-ı Huruf Cemiyetinin faaliyetleri daha çok, derneğin yayın organı olarak çıkarılan “Yeni Yazı” isimli gazete etrafında odaklandı. Gazetenin ilk sayısında Hattat Mustafa Rakım Bey tarafından tasarlanan ve cemiyet tarafından da kabul edilen harfler yayınlanarak harflerin ıslahı hususundaki gereklilik bir beyanname ile kamuoyuna duyuruldu. Cemiyetin çalışmaları sonucunda ordudan başlamak üzere ayrık harfler (huruf-ı munfasıla) ile yazışma yapılması fikri ön plana çıktı. Bu tartışmaları yakından takip eden Enver Paşa, orduda huruf-ı munfasıla fikrini hayata geçirmeye karar verdi. Tanin gazetesinde neşredilen Ahmed Hikmet Müftüoğlu ve Celal Esad Erseven’in önerilerini temel alan Enver Paşa, Arap harflerinin sadece baştaki şekilleri esas alarak elif, kaf, vav ve ye harfleri üzerinde bazı değişiklikler yaptı. Balkan Savaşı yıllarında uygulamaya konulan ve daha çok ordu yazışmalarında kullanılan bu imla çeşidi, hatt-ı cedîd, hatt-ı Enverî, ordu elifbası ve Alman yazısı gibi isimlerle anıldı. Ancak ordu yazışmalarında gecikmeler yaşanınca bu uygulamadan vazgeçildi.
Alfabe tartışmaları Millî Mücadele yıllarında doğal olarak geri planda kaldı. Ancak Millî Mücadele’nin kazanılmasından sonra millî bir devlet kurmayı amaçlayan Mustafa Kemal Paşa’nın hedefleri arasında Arap alfabesinin yerine Latin esasından yeni Türk alfabesinin kabul edilmesi vardı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, daha Erzurum’da iken Mazhar Müfit Kansu’ya ileride yapılacak işleri kayıt ettirirken Latin yazısının alınacağını da ifade etmişti.
17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında düzenlenen İzmir İktisat Kongresi sırasında Latin harflerinin kabul edilmesine dair bir önerge verildi. Ancak bu önerge kongre başkanı Kazım Karabekir Paşa tarafından, gündeme alınmadı. Bu konuda bir konuşma yapan Kongre Başkanı Karabekir, “Bunun Avrupalılar tarafından empoze edilmeye çalışıldığını ve onlardan etkilenen şahısların bu meseleyi gündeme getirdiklerini ifade etti. Meselenin eğitimi ilgilendirdiğini oysa yaptıkları bu kongrenin iktisatla ilgili olduğunu ve bu nedenle verilen önergeyi gündeme almadıklarını” söyledikten sonra Kazım Karabekir Paşa, “değişikliğin İslam dünyasının Türkiye’ye arka çevirmesine yol açacağını; İslamlığa aykırı bir eylemsayılacağını; yüzyılların ürünü olan yazı yapıtlarının yok olacağını; toplumda kargaşaya, belki de yurttaş savaşına yol açacağını belirttiği gibi Latin harflerinin Türkçeye uymadığını ileri sürdü. Paşa konuşmasını şu sözlerle destekledi: “Her şeyden vazgeçtim bizim kitaplıklarımızı dolduran kutsal kitaplarımız, yazılarımız ve binlerce cilt yapıtlarımız bu dille yazılmış iken başka biçimde olan ve karşıtını kabul ettiğimiz gün en büyük kara yıkımda hemen tüm Avrupa’nın eline güzel bir silah verilmiş olacak. Bunlar İslam dünyasına karşı diyeceklerdir ki Türkler yabancı yazısını kabul etmişler ve Hristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytanca düşünce budur.
Arkadaşlar, kucaktaki çocuklardan başlayan yüzlerce yetim bugün Doğu Cephesi asker arkadaşlarımızın bizzat kendileri ya da aileleri tarafından okutuluyor. En yeteneksiz bir köylü çocuğuna bir ay ile üç ay arasında kendi harflerimizi ve gazetemizi okutuyoruz. (alkışlar)
Bundan dolayı bizim harflerimiz okunmaz değil belki harflerimiz dünyanın en güzel biçimi ve öyle hoş bir resmidir ki hiçbir dilde bunun kadar çeşitliliği göze sevimli gelecek yazı yoktur.
İkinci bir nokta daha vardır ki bendeniz yabancılarla iki yıl genel savaşta birlikte çalıştım. Yazımız öyle özgürdür ki onlarla karşı karşıya aynı şeyi not ederdik. Yabancılar aynı sayfayı yazıncaya dek ben on sayfa yazar ve işimi bitirirdim. Almanca, Fransızca harfler hep böyledir. Sonra bizim dilimizi okuyacak hiçbir Latin harfi yoktur. Bugün Fransızca harf o kadar karışıktır ki bizim dilimiz mümkün değil okuyamaz. Bu konu inceden inceye incelenmiştir. Bundan dolayı diliyorum. Zararlı olan -ki zararını İslam bir budun çekmiştir- bu gibi işleri bırakalım. Böyle düşünceler içimize girmesin. Sonra büsbütün dilsiz kalır ve tüm İslam dünyasını üzerimize saldırtır ve kendi aramızda birbirimizi yeriz. Gerçi bu öneri hiç kuşku yok ki içtenlikle ve iyi niyetle verilmiştir. Fakat başka taraflardan da pek kaba düşünceler içimize veriliyor. Bunlardan kendimizi koruyalım.”
Bu dönemde Fuat Köprülü ve tarihçi Zeki Velidi Togan gibi aydınlar Kazım Karabekir’i desteklerken Karabekir’in konuşmasında göndermede bulunduğu aydın ve yazarlar gecikmeden karşılık verdiler. Kılıçzade Hakkı “Bizimkiler hâlâ mı (kutsal) yeninin karşısında; “aman din gidiyor” diye haykırmaktan geri durmuyorlar. Paşa Hazretlerinin de bu yönüyle bu harfler konusunda bu denli tutucu davranması hep bu nüfuzun (sözü geçerliğin) ürünü olsa gerektir.” saptamasına bugün bile söyleyecek bir söz yoktur. Aynı satırlarda Karabekir’in konuşmasındaki tutuculuğun temelini de aynı yerden kaynaklanan bir sözü geçerliliğebağlaması da o günler için önemlidir. Kılıçzade Hakkı Bey, Arap harflerinden başka harflerle Kur’an yazmanın küfür sayılmayacağının altını çizdi. Hüseyin Cahit Yalçın da ülke çapında okumayazma oranının düşüklüğüne dikkati çekerek Türk matbuatında basılan gazetelerin toplam tirajının Avrupa’nın bir şehrinde çıkan tek bir gazetenin tirajından daha düşük olduğunu belirtti.
1924 yılı bütçe kanun tasarısının görüşüldüğü sırada Şükrü Saraçoğlu, okuma konusuna değinirken halkın cahil kalmasının en büyük sebebinin kullanılmakta olan Arap harfleri olduğunu vurgulayarak Latin harfleri meselesini ilk defa meclis kürsüsüne taşıdı. Saraçoğlu, Avrupa’da Hristiyanlığın hâkim olduğu yerlerde prensler, papazlar halkı okutmamak için uğraşırken yine de tüm halkın okumak için uğraştığını, Türkiye’de ise din, ahlak ve kanunlar okumayı emrettiği hâlde halkın hâlâ okuyup yazma öğrenemediğini de sözlerine ekledi. Saraçoğlu buna sebep olarak Arap alfabesini gösterdi.
Türkiye’de bu tartışmalar devam ederken Sovyetler, Latin harflerinin Türkistan ve Asya’da yaşayan Türk toplulukları arasında kabul edilmesi için telkin ve propaganda çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bu telkin ve propagandalar neticesinde önce Yakut Türkleri daha sonra Azeriler Latin alfabesini kabul ettiler. 1926 yılında Bakü’de düzenlenen kongreden sonra tüm Türk toplulukları Latin alfabesine geçme konusunda görüş birliğine vardılar. Sovyetlerin amacı Latin alfabesini Türk topluluklarına kabul ettirerek onların Türkiye ile olan kültürel bağlarını kesmekti. Ancak Türkiye’nin de Latin alfabesini kabul etmesi, Sovyetlerin hesaplarını altüst edecek; Sovyet Rusya, 1939-1940 yıllarında egemenliği altındaki Türkleri Rus (Kiril) alfabesini kullanmaya zorlayacaktı.
“Beynelmilel Rakamların Kabulü Hakkında Kanun Teklifi”nin görüşüldüğü sıralarda birçok konuşmacı harflerin de değiştirilmesi gerektiğini dile getirdi. Latin harfleri hakkında tahkikat yapmak üzere bir heyetin teşkili düşünüldü. Bakanlar Kurulu’nda onaylanan bu öneri ile 27 Mayıs 1928 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı gereğinin yapılması için harekete geçti. Bu konuda bir Dil Encümeni kuruldu. Dil Encümeni arasından seçilen üyelerle alfabe ve gramer komisyonları oluşturuldu. Alfabe Komisyonu Latin harflerinin temelini araştıracak, bu harflerin Avrupa dillerinde uğradıkları değişimleri inceleyecek, bu harflerin Türkçede karşılayacağı sesleri belirten ve nasıl uygulanacağını gösteren temel kuralları saptayacaktı.Encümenin alfabe ile ilgili raporu 31 Temmuz 1928’de yayınlandı. Komisyonun hazırladığı alfabeyi İstanbul’da Mustafa Kemal Paşa’ya takdim eden Falih Rıfkı (Atay), on beş yıllık uzun, beş yıllık kısa süreli iki plandan bahsetti. Mustafa Kemal Paşa ise bu uygulamanın ya üç ayda gerçekleşeceğini ya da hiçbir zaman olmayacağını ifade etti.
Mustafa Kemal Paşa, 8/9 Ağustos 1928 gecesi İstanbul Sarayburnu’ndan halka seslendiği bir konuşma ile Latin harflerinin kabul edileceğini duyurdu. “Güzel dilimizi ifade etmek için Yeni Türk harflerini kabul ediyoruz” diyen Mustafa Kemal Paşa, ahenkli ve zengin dilin yeni Türk harfleri ile kendini göstereceğini ifade etti. Konuşmasında “yüzyıllardır kafaları bulandıran anlaşılmayan işaretlerden kurtulma vaktinin” geldiğini de vurgulayan Mustafa Kemal Paşa halka yeni Türk harflerini bir an önce öğrenmeleri tavsiyesinde bulundu. Mustafa Kemal Paşa konuşmasını, halkın sadece yüzde onunun okumayazma bildiği bir ülkede bundan insan olarak utanmak gerektiğini, bu milletin utanmak için yaratılmış bir millet olmadığını hatırlattıktan sonra da hatanın insanların kafasını birtakım zincirlerle saran insanlarda olduğunu vurguladı.
Uygulamada Latin harflerinin kabulü 1 Kasım 1928 tarihinden daha önce başlatıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın Sarayburnu konuşması ile birlikte ülkede yeni harflerin öğretilmesi için tüm olanaklar seferber edildi. 11 Ağustos 1928 tarihinde Mustafa Kemal Paşa, Dolmabahçe Sarayı’nda ilk uygulama dersini bizzat başlatarak yeni harflerin öğretilmesi için seferberlik başlattı. 16 Ağustos 1928 tarihinde yeni harflerin yayılması için gerekli önlemlerin alınması ve her semtte bir dershane açılmasına karar verildi.
Latin harfleri yasal olarak kabul edilmeden İstanbul ve Ankara’da pek çok devlet dairesinde kurslar düzenlendi. İstanbul Hattat Okulu da yeni harfler için bir kurs açtı. İstanbul Belediyesi, telefon rehberinin yeni harflerle basılması için hazırlık yaptı. Adalet Bakanı 1928 yılı Kasım ayında verilecek hukuk diplomalarının yeni harflerle basılması için harekete geçti. Bu arada eğitim müfettişleri için kurslar açıldı. Müfettişlerin vazifesi öğrendikleri yeni harfleri diğer öğretmenlere öğretmekti. Bu dönemde ayrıca İstanbul’da bir yarışma açılarak yeni yazıyı en kısa sürede öğrenenlere beş bin lira ödül verilmesi kararlaştırıldı.
Mustafa Kemal Paşa da yeni harfleri tanıtmak üzere 23 Ağustos 1928 tarihinden itibaren Tekirdağ’dan başlamak üzere yurt içi geziler düzenledi.7.4. Yeni Türk Harflerinin Kabulü
Hazırlık çalışmalarının ardından 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan ve 3 Kasım 1928 tarihinden itibaren uygulanacak olan “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun” ile yeni harfler yasalaştı. Latin harflerinin kabulüne ilişkin yasaya karşı mecliste muhalefet görülmedi. Yeni harfler ilgili yasanın Resmî Gazete’de neşir ve ilan tarihi olan 3 Kasım 1928 tarihinden itibaren uygulanacaktı. Hâlihazırda Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan harfler, Türk harfleri unvan ve hukuku ile kabul edildi. Bu harflerin şekli kanuna ekli cetvelde belirtildi. Bu Kanun’un neşredildiği tarihten itibaren devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bütün şirket, cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazılar kabul edilecek ve muameleye konulacaktı. Devlet dairelerinin her birinde Türk harflerinin devlet muamelatına tatbiki tarihi 1929 yılı Ocak ayının birinci gününü geçemeyecekti. Şu kadar ki tahkik evrakları, fezleke ve ilamların ve matbu muamelat cetvel ve defterlerinin 1929 Haziran başına kadar eski usulde yazılması uygundu. Verilecek tapu kayıtları ve senetleri, nüfus ve evlenme cüzdanları ve kayıtları, askerî hüviyet ve terhis cüzdanları 1929 Haziran’ı başından itibaren Türk harfleriyle yazılacaktı. Halk tarafından yapılacak olan müracaatlardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziran’ının birinci gününe kadardı. 1928 senesi Aralık ayının başından itibaren Türkçe hususi veya resmî levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmî bilcümle süreli, süreli olmayan gazete, risale ve mecmualar Türk harfleriyle basılacak ve yazılacaktı. 1929 Ocak ayı başından itibaren Türkçe basılacak kitaplar Türk harfleriyle basılacaktı. Resmî ve hususi bütün zabıtlarda 1930 Haziran’ı başına kadar eski Arap harfleri stenografi makamında kullanılabilecekti. Devletin bütün daire müesseselerinde kullanılan kitap, kanun, talimatname, defter, cetvel kayıt ve sicil gibi basımların 1930 Haziran’ı başına kadar kullanılması uygundu. Para ve hisse senetleri, bonolar, esham, tahvilat, pul ve sair kıymetli evrak ile hukuki mahiyeti haiz bütün eski vesikalar değiştirilmedikleri müddetçe muteber olacaklardı.Bütün bankalar, imtiyazlı ve imtiyazsız şirketler, cemiyetler ve müesseselerin bütün Türkçe muamelatına Türk harflerinin tatbiki 1929 Ocak ayının birinci gününü geçemeyecekti. Şu kadar ki halk tarafından adı geçen müesseselere 1929 Haziran’ı başına kadar eski Arap harfleriyle müracaat yapıldığı takdirde kabul olunacaktı. Bu müesseselerin ellerinde mevcut eski Arap harfleriyle basılmış defter, cetvel, katalog, nizamname ve talimatname gibi basımların 1930 Haziran’ı iptidasına kadar kullanılması uygundu. Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatında Türk harfleri kullanılacaktı. Eski harflerle matbu kitaplarla eğitim-öğretim yapmak yasaktı.
Yeni harfleri öğretmek amacıyla açılan kurslara kadınlar pazartesi ve perşembe öğleden sonra, erkekler ise haftada dört gece devam edeceklerdi. Bu arada Millî Eğitim Bakanlığının resmî teşkilatının henüz kurulmadığı yerlerdeki vatandaşlara okuma yazma öğretmek için de, “seyyar muallim heyetleri” teşkil edildi. Bu heyetler okul olmayan küçük köylere giderek, köy halkını belirli zamanlarda köyün uygun yerlerinde toplayarak eğitim vereceklerdi. Ayrıca halkın yeni harflere ilgisini uyandırmak için propaganda heyetleri oluşturuldu. Bu heyetler de gazino, kahvehane, panayır, sergi gibi halka açık yerlerde konferanslar vermek; okuma levhaları asmak; ilgi uyandıracak gösteriler yapmakla görevlendirildiler.
7.5. Millet Mektepleri
Yeni harflerin sadece yeni yetişecek kuşaklara öğretilmesi yeterli değildi. Halkın tamamının yeni harfleri öğrenmesi gerekiyordu ki bu noktada halk eğitimi devreye girdi. Yeni harfleri yediden yetmişe herkese öğretmek amacıyla Millet Mektepleri kuruldu. Millet Mekteplerinde (A) dersliklerinde hiç okumayazma bilmeyenlere yeni harflerin öğretilmesi, (B) dersliklerinde de Arap harfleri ile okuryazar olanlara yeni Türk harflerinin öğretilmesi ve okumayazma öğrenmiş olanlara da hayat ve geçimlerinin ve vatandaşlık sıfatlarının gerektirdiği ana bilgilerin verilmesi amaçlanmıştı. 1928 yönetmeliğine göre eğitim süresi (A) dersliklerinde dört, (B) dersliklerinde iki ay iken 1929 yönetmeliğinde her iki derslik için de dörder ay olarak belirlendi.
Millet Mektepleri sabit, gezici ve özel olmak üzere üçe ayrılmaktaydı. 1929 yönetmeliğine doğrultusunda bunlara ek olarak Köy Yatı Dershaneleri ve Halk Okuma Odaları açıldı.
1. Sabit Millet Mektepleri genellikle okul olan yerlerde açılıyordu. Derslere her yıl 1 Kasım’da “bayram havası içinde” başlanması haftada üç gün ve en az altı saat ders yapılması esastı. Pazar-perşembe günleri saat 15.30’dan sonra kadınlar, aynı günlerin akşamları saat 19.30’dan sonra da erkekler derslere devam ediyorlardı. Ancak bu gün ve saatler yönetim kurullarının kararı ile uygun zamanlara alınabilmekteydi. Derslere üçte iki devam etmeyenler bitirme sınavlarına alınmıyordu.
2. Gezici Millet Mektepleri: Okulu olmayan köylerde yalnızca bir dönem için açıldı. Dersler sabit Millet Mekteplerinde olduğu gibi yapılmaktaydı. Bu kurslarda, öğleden önce 12–16 yaşarasındaki çocuklar, öğleden sonra da 16-45 yaş arasındaki yetişkinler devam ediyordu.
3. Özel Millet Mektepleri: Okuma yazma seferberliği ile kamu ve kamu ortaklı kurumlarla daimî olarak en az yirmi personel çalıştıran özel işletmelerin açacakları özel Millet Mektepleri ile çalışanlarına okumayazma öğretmeleri zorunlu hâle getirilmişti. Özel Millet Mekteplerinin ders programları, öğretim süreleri ve sınavlarının sabit Millet Mekteplerinden bir farkı yoktu. Bu kursları açmakla yükümlü kurumlar denetleniyor ve sorumluluklarını yerine getirmeyenler hakkında soruşturma açılıyordu.
4. Köy Yatı Dershaneleri: Okulu olmayan köylerde yaşayan 12-18 yaşları arasındaki köy çocuklarını okutmak ve aydın birer insan olarak yetiştirmek amacıyla il ve ilçe merkezlerinde açılacaktı. Bu okullara devam eden yoksul köy çocuklarından ücret alınmamakla birlikte durumu uygun olan öğrencilerden yılda dört taksitte olmak üzere 100 lira alınıyordu.
5. Halk Okuma Odaları: 1930 yılında açılmasına başlanan bu odaların amacı okumayazmayı öğrenmiş olan vatandaşlara okumayazmayı sevdirmek, yetişkinlerin ilgilendikleri konularda bilgi sahibi olmalarını sağlamak idi.
7.6. Türk Ocaklarının Feshi ve Halkevlerinin Açılışı
II. Meşrutiyet döneminde Türk milliyetçiliği hareketini organize etmek amacıyla Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Bilgi Derneği ve Türk Gücü Derneği gibi kuruluşlar teşkil edilmişti. Celal Nuri’nin Jöntürk gazetesinde yayınlanan makalesinden etkilenen Askerî Tıbbiye öğrencileri de Türk milliyetçiliğini desteklemek, yaymak ve yüceltmek maksadıyla dönemin milliyetçi aydınlarına çağrıda bulunmuşlardı. Bu çağrıya kulak veren Mehmet Emin, Ahmet Ağaoğlu, Ahmet Ferit, Yusuf Akçura, Mehmet Ali Tevfik, Fuat Sabit ile gençlerin temsilcilerinin 3 Temmuz 1912 tarihinde yaptıkları toplantıda “milliyet esasına müstenid Türk Ocağı” adlı bir derneğin kurulmasına karar verilmişti1. Türk Ocağı üyelerinin siyasetle iştigal etmeleri temel prensip olarak kabul edilmesine rağmen kurulduğu ortam itibarıyla bu dernek ve üyelerinin siyasetten uzak kalmaları çok zordu. 1913 yılından itibaren iktidara gelen İttihad ve Terakki Cemiyetinin bazı mensupları ile Türk Ocağı kurucularının paralel fikirlere sahip olmaları iktidar ile Türk Ocakların arasında organik bir bağ bulunduğuna dair tartışmaları ve
spekülasyonları beraberinde getirmiştir. Esasında Türk Ocakları millî meselelerde hem İttihad Terakki Cemiyeti hem de ideolojik olarak kendisine yakın muhalefet partileri ile birlikte hareket etmiş ancak doğrudan hiç bir siyasi partinin kontrolüne girmeden özerk yapısını muhafaza etmişti.
Mondros Mütarekesi’nden sonra millî birlik ve beraberliğe yöneltilen tehditlere karşı Türk Ocakları mensupları hem işgalcilere hem de Osmanlı hükûmetine karşı tavır alarak faaliyetlerini sürdürmüşlerdi. Öyle ki Türk Ocakları Genel Merkezi İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri tarafından basılan ve kapatılan kurumların başında geliyordu. Bu süreçte Türk Ocakları madden ve manen Millî Mücadele Hareketini desteklemişlerdi.
Cumhuriyet döneminin başlarında Mustafa Kemal Paşa ve yeni yönetimin Türk Ocaklarından büyük beklentileri vardı. 1927 yılında Türk Ocakları yasasında yapılan değişiklikle Türk Ocakları Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraber hareket etmeye başlamış ve CHP’nin bir nevi hars şubeleri hâline gelmişti. Buna rağmen yönetim, Cumhuriyet yeniliklerini halka daha iyi anlatmak ve onları daha iyi korumak üzere bir vasıta olarak yararlanmaya çalıştığı Türk Ocaklarından memnun değildi. 1930 yılında yaşanan Serbest Cumhuriyet Fırkası tecrübesi yapılan yeniliklerin memleket çapında yerleşmediği gözler önüne sermişti. Yarı resmî basın yayın organlarından duyulan memnuniyetsizliği dile getirmesi üzerine 10 Nisan 1931 tarihinde toplan kurultayda Türk Ocakları feshedilmiş, mal varlıkları ve vazifeleri CHP’ye intikal ettirilmiştir. Muhalif bütün gazete, dergi ve yayınları durduran iktidar müstakil bir yapıya sahip derneklerin faaliyetlerine de izin vermeyecekti. Dolayısıyla tüm güçleri tek elde toplama siyasetinin bir gereği olarak tamamen kontrol edilemediği için ocaklar, CHP içine alınarak parti içersinde eritilmişlerdi. Türk Ocaklarının kapatılmasıyla neticelenen bu süreç, “parti-devlet bütünleşmesi” ile tamamlanacaktı. Fesih kararında Türk Ocakları ideolojisinin Sovyetleri rahatsız etmesinden duyulan endişe de kısmen etkili olmuştu. Cumhuriyet yönetimi, başta Harf İnkılabı olmak üzere yapılan inkılapları halka nakletmede.... Eksik ve hatalarına rağmen Türk Ocakları, Türk dili, tarihi ve kültürü hakkında başarılı çalışmalar yaparak Balkan bunalımlı bir dönemde millî bilincin kökleşmesine katkı sağlamıştı. Bu nedenle Türk Ocaklarının yerine kurulan Halkevlerinden de büyük beklentiler vardı.
Halkevleri 1930’lu yıllarda iktidarda bulunan Cumhuriyet kadrosunun ilkelerini ve hayata geçirmeye çalıştıkları inkılapları, parti disiplini dışında fakat parti/devlet kontrolü altındayaygın eğitim vasıtasıyla halka anlatmak ve bunların halk tarafından benimsenmeleri amacıyla kuruldu. Bununla birlikte Halkevlerinin CHP’nin bir kültür kuruluşu olduğu gerçeği de yadsınamaz. Halkevleri siyasi bir misyonu sosyokültürel çalışmalarla yerine getirmeyi hedeflemiş olsalar da tek parti döneminde Halkevleri, CHP’nin vazifesi olan siyasetten uzak tutulmuşlardır. Başka bir deyişle parti, halkevlerine yön verebilmiş yeri geldiğinde müdahale edebilmiş ama halkevlerinin parti çalışmalarına müdahale etmesine genel olarak izin verilmemiştir.
Türkiye’de Halkevlerinin faaliyette bulunduğu sıralarda Sovyetler Birliğinde komünist, İtalya’da faşist ve Almanya’da nazist öğretileri, demokratik ülkelerde ise siyasi, sosyal, kültürel ve bilimsel gelişmeleri geniş halk kitlelerine ulaştırmayı hedefleyen benzer kuruluşlar vardı. İşte Halkevleri bunlardan etkilenmiş olduğu gibi Türkiye realitelerini de göz önünde bulundurarak hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmıştır.
Genel merkez, il, ilçe, bucak ve ocak şeklindeki teşkilatlanma içerisinde Halkevlerinde hiyerarşik olarak partideki kadar katı bir disiplin söz konusu değildi. Halkevleri bünyesinde 9 şube faaliyette bulunabiliyorlardı.
1. Dil, Tarih ve Edebiyat Şubesi
2. Güzel Sanatlar Şubesi
3. Temsil Şubesi
4. Spor Şubesi
5. Sosyal Yardım Şubesi
6. Halk Dersaneleri ve Kurslar Şubesi
7. Kitapsaray ve Yayın Şubesi
8. Köycüler Şubesi
9. Müze ve Sergi Şubesi
Halkevleri yerel koşulları dikkate alarak bu dokuz şube içerisinden en az üç şube açmak zorundalardı. Ayrıca bir Halkevinde bir okuma odası ve kütüphane bulunması şarttı. Halkevleri dil, tarih, edebiyat ve güzel sanatlar, yayın, müze ve sergi çalışmalarıyla bulundukları bölgenin genel kültürünü yükseltmeyi, spor şubesi sayesinde sporun farklı dallarına olan ilgiyi arttırmayı, sosyal yardım şubesi ile özellikle yardıma muhtaç durumdaki insanlara yardım etmeyi, Halk Dershaneleri ve Kurslar Şubesi ile okumayazma oranını arttırmayı hedefliyordu.1930’lu yıllarda halk eğitimine önemli katkılarda bulunmaya çalışan Halkevlerinin 1940 yılından sonra faaliyetleri azalmaya başladı. Heyecanlarını yitiren Halkevleri, çok partili hayata geçişle eleştirilere maruz kalacak ve kapatılacaklar ancak 1960 askerî darbesinden sonra yeniden açılacaklardı.
EK: 3
TÜRK HARFLERİNİN KABUL VE TATBİKİ HAKKINDA KANUN
Kanun Numurası: 1353
Kabul Tarihi: 01/11/1928
Yayımlandığı Resmî Gazete Tarihi: 03/11/1928
Yayımlandığı Resmî Gazete Sayısı: 1030
Madde 1 - Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.
Madde 2 - Bu Kanun’un neşri tarihinden itibaren devletin bütün daire ve müesseselerinde ve bilcümle şirket, cemiyet ve hususi müesseselerde Türk harfleriyle yazılmış olan yazıların kabulü ve muameleye konulması mecburidir.
Madde 3 - Devlet dairelerinin her birinde Türk harflerinin devlet muametına tatbiki tarihi 1929 Kanunusani’nin birinci gününü geçemez. Şu kadarki evrakı tahkikiye ve fezlekelerinin ve ilamların ve matbu muamelat cetvel ve defterlerinin 1929 Haziran iptidasına kadar eski usulde yazılması caizdir. Verilecek tapu kayıtları ve senetleri ve nüfus ve evlenme cüzdanları ve kayıtları ve askerî hüviyet ve terhis cüzdanları 1929 Haziranı iptidasından itibaren Türk harfleriyle yazılacaktır.
Madde 4 - Halk tarafından vakı müracaatlardan eski Arap harfleriyle yazılı olanlarının kabulü 1929 Haziran’ının birinci gününe kadar caizdir. 1928 senesi Kanunuevvelin’in iptidasından itibaren Türkçe hususi veya resmî levha, tabela, ilan, reklam ve sinema yazıları ile kezalik Türkçe hususi, resmî bilcümle mevkut, gayrı mevkut gazete, risale ve mecmuaların Türk harfleriyle basılması ve yazılması mecburidir.
Madde 5 -1929 Kanunusanisi iptidasından itibaren Türkçe basılacak kitapların Türk harfleriyle basılması mecburidir.
Madde 6 - Resmî ve hususi bütün zabıtlarda 1930 Haziran’ı iptidasına kadar eski Arap harflerinin stenografi makamında istimali caizdir. Devletin bütün daire müesseselerinde kullanılan kitap, kanun, talimatname, defter, cetvel kayıt ve sicil gibi matbuaların 1930 Haziranı iptidasına kadar kullanılması caizdir.Madde 7 - Para ve hisse senetleri ve bonolar ve esham ve tahvilat ve pul ve sair kıymetli evrak ile hukuki mahiyeti haiz bilcümle eski vesikalar değiştirilmedikleri müddetçe muteberdirler.
Madde 8 - Bilumum bankalar, imtiyazlı ve imtiyazsız şirketler, cemiyetler ve müesseselerin bütün Türkçe muamelatına Türk harflerinin tatbikı 1929 Kanunusani’sinin birinci gününü geçemez. Şukadar ki halk tarafından mezkur müesseselere 1929 Haziran’ı iptidasına kadar eski Arap harfleriyle müracaat vakı olduğu takdirde kabul olunur. Bu müesseselerin ellerinde mevcut eski Arap harfleriyle basılmış defter, cetvel, katalog, nizamname ve talimatname gibi matbuaların 1930 Haziranı iptidasına kadar kullanılması caizdir.
Madde 9 - Bütün mekteplerin Türkçe yapılan tedrisatında Türk harfleri kullanılır. Eski harflerle matbu kitaplarla tedrisat icrası memnudur.
Madde 10 - Bu Kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 11 - Bu Kanunun ahkamını icraya İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Merbut Cetvel
Matbaa harfleri yazı harfleri
SONUÇ
Bu derste, Osmanlı Devleti’nde yaygın eğitim kurumları, Büyük Millet Meclisinin Millî Mücadele Döneminde yaygın eğitim faaliyetleri, tarihî süreç içerisindeki tartışmalarla birlikte Latin esasından yeni Türk harflerinin kabulü, akabinde başlatılan okumayazma seferberliği ve yetişkin eğitimi çalışmaları ile Millet Mektepleri, Türk Ocakları ve Halkevlerinin yaygın eğitim faaliyetleri değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

Cevapla
.

Anahtar Kelimeler

Inkılap tarihi 6.hafta PDF ,Inkılap tarihi 6.hafta PDF Öğretmen Forumu,Inkılap tarihi 6.hafta PDF yükle,Inkılap tarihi 6.hafta PDF download,Inkılap tarihi 6.hafta PDF indirmek istiyorum,Inkılap tarihi 6.hafta PDF ödev yükle,Inkılap tarihi 6.hafta PDF bedava, Inkılap tarihi 6.hafta PDF ÖDEV İNDİR,Inkılap tarihi 6.hafta PDF YÜKLE,etkinlik,yukle,İndir,download,inndir,Inkılap tarihi 6.hafta PDF eğitimInkılap tarihi 6.hafta PDFdosya indir


Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Inkılap tarihi 7. Hafta PDF SOSYOPAT 0 1,764 28-01-2015, 23:04
Son Yorum: SOSYOPAT
  Inkılap tarihi 5.hafta PDF SOSYOPAT 0 1,527 28-01-2015, 22:26
Son Yorum: SOSYOPAT
  Inkılap Tarihi 4.hafta PDF SOSYOPAT 0 1,607 28-01-2015, 21:27
Son Yorum: SOSYOPAT
  Inkılap Tarihi 3. Hafta PDF SOSYOPAT 0 1,640 28-01-2015, 21:17
Son Yorum: SOSYOPAT
  Inkılap Tarihi 2.hafta PDF SOSYOPAT 0 1,700 28-01-2015, 20:54
Son Yorum: SOSYOPAT



Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
Türkçe Çeviri : MyBBTürkiye, MyBB, © 2002-2021 MyBB Group.
MyBB Destek: InSiDe