Eğitim Sokağı
Hoşgeldiniz
Ziyaretçi. Kayıt Ol !

Sitemize Dosya Yükleyerek

Destek
Olabilirsiniz


Her güne bir masal...
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5



[-]
Etiketler
her , güne , bir , masal

Konu: 3,930
Mesaj: 11,521
Cinsiyet: Belirtmiyorum
Kıdem: 01-04-2009

Yaprak Şarkısı





Ben minik bir yaprağım

Dallarda sallanırım

Rengim sarı olunca

Hiç beklemem atlarım



Bakın, bakın! Duyuyor musunuz ağaçlardan gelen şarkıyı? Hangi şarkı olduğunu anımsayamadınız mı? Durun ben söyleyeyim size; bu minik yaprakların yıllardır söyledikleri bir şarkı - yaprak şarkısı...



Bakalım bizim yaprakçıkların marşı nasıl ortaya çıkmış, hadi hadi yaslanın arkanıza:



Kahramanlarımız, ilkokul birinci sınıfa giden iki afacan arkadaş - Mert ve Tuğçe. Aslında her şey sınıf öğretmenlerinin Mert ve Tuğçe'ye verdiği ödevle başlar.



Bir gün öğretmenleri yapacakları resim çalışması için tüm sınıftan hafta sonu irili ufaklı yapraklar toplamalarını ister ve ekler, " Sakın dallardaki yapraklara dokunmayın çocuklar." O sırada bizim iki kafadar- Tuğçe ve Mert- aralarında fısır fısır konuşmaya daldıkları için öğretmenlerinin bu uyarısını duymazlar.







Okuldan sonra heyecanla eve giden Tuğçe ve Mert annelerine "Anne öğretmenimiz bize ödev verdi, yemekten sonra hemen bahçeye çıkıp yaprak toplamalıyız"derler ve çarçabuk yemeklerini bitirip evlerinin arka bahçelerinde buluşurlar. Bahçelerinde bir çok ağaç vardır; İncir, dut, elma, kiraz, portakal...







Mert Tuğçe'ye döner, "Ben yaprakları toplarken sen de aşağıda durup sana atacaklarımı tut. Ne kadar çok toplarsak o kadar öğretmen bize aferin der." Bahçede duran merdiveni alıp en sütüne çıkar Mert ve incir ağacının yapraklarından birine doğru uzanır. Yaprağı çeker çekmez bir çığlık kopar, " Aaahhhh bıraksana beniiiii!" Mert o kadar korkar ki neredeyse merdivenden düşer. Apar topar aşağı Tuğçe'nin yanına iner.







"Tuğçe Tuğçe sen de duydun mu?"

" Neyi duydum mu?"

"Çığlığı, birisi bağırdı bırak beni diye duymadın mııı?"

" Hayır duymadım. Mert beni korkutmaya çalışıyorsun her zamanki gibi. Ama bu sefer yapamayacaksın. Çekil! Sıra ben de. Ben çıkacağım bu sefer."



Bu sefer Tuğçe merdivene çıkıp incir ağacının yaprağını koparmak için asılır.



" Aaaaah çekmesene beniii, canımı acıtıyorsuuun!"



Tuğçe duyduğu çığlıkla birlikte kendi de çığlık atmaya başlar. Merdivenden aceleyle Mert'in yanına iner. " Çabuk, koş, kaçalım. Burada garip şeyler oluyor." Koşarak evlerine dönerler ve bu olaydan kimseye bahsetmezler.



Ertesi gün tekrar buluşup plan yaparlar, bu sefer ikisi birlikte dut ağacına çıkmaya karar verirler. Yavaşça ağacın dallarının olduğu yere gelirler. Ellerini yapraklara doğru uzattıkları anda bir sürü çığlık kopar "Bırakın biziiii bırakın biziiii!" Tuğçe ile Mert bu kez kaçmazlar, aksine çığlıkların geldiği yöne doğru uzanırlar. Bir de ne görsünler, minik yapraklar konuşuyor!

" Ama ama nasıl olur siz nasıl konuşursunuz?"







Yapraklardan en önde olanı yanıt verir;

" Biz hep konuşuruz ama sizler bizi çok duymazsınız. Hep sesimizi size duyurmaya çalışırız, ama bizi çok dinleyen çıkmaz. Bazen de rüzgar alır götürür söylediklerimizi, size gelene kadar sözcüklerimiz havaya bulutlara karışır. Ama şimdi, yani siz bizim canımızı acıttığınız için var gücümüzle bağırdık. Çok şanslıyız ki siz bizi duyabildiniz."



"Ama neden canınız yandı?" diye sorar küçük afacanlar mahçup bir edayla.

" Biz sizin kolunuzu, elinizi çeksek acımaz mı?"

" Acır."

" İşte bizler de bu gördüğünüz ağaçların kolları, elleriyiz ve siz bizi koparırsanız hem canımız acır hem de yaşayamayız."

İki kafadar üzgün üzgün birbirlerine bakarlar:

" Peki ama öğretmenimizin bize verdiği ödevi biz nasıl yapacağız? Resim çalışmamız için yaprak toplamamız lazım."



Minik yaprak güler, " Siz bana bir daha dallardaki yaprakları koparmaya çalışmayacağınıza söz verin ben de size yardım edeyim" der.



"Tamam" diye sevinçle bağırır Tuğçe ve Mert. "Söz veriyoruz, sen de bize lütfen yardım et."



" Bizler dalların üstünde bir süre yaşadıktan sonra, bazılarımızın rengi sararmaya başlar. Bu bizim için yere atlama vaktinin geldiğine işarettir. Tam sarardığımızda kendimizi dallardan kurtarır ağacın ayaklarının dibine atarız. Böylece oradan istediğiniz kadar bizleri toplayabilirsiniz, hem de canımızı acıtmadan."







Tuğçe ve Mert birbirlerine bakarlar sonra minik yaprağa dönüp;



"Teşekkürler bize yardım ettiğiniz için, biz de bundan sonra sizleri daha çok duymaya çalışacağız"



O günden sonra Mert ve Tuğçe ne zaman ağaçların yanından geçseler aynı marşı duyarlar:



"Ben minik bir yaprağım

Dallarda sallanırım

Rengim sarı olunca

Hiç beklemem atlarım"

Şimdi siz de duyabiliyor musunuz?





Yazan : Müge Koçak (Backyard)

Cevapla
.
Konu: 3,930
Mesaj: 11,521
Cinsiyet: Belirtmiyorum
Kıdem: 01-04-2009

Diyarlardan bir diyarmış işte.
Ben diyeyim Çin’de, siz deyin Maçin’de. Güzel mi güzel. Uzak mı uzak. Çocukları şirin mi şirin. İnsanları iyi mi iyi bir yer. Büyük- küçük, zengin-fakir, güzel-çirkin herkesin biribirine saygılı olduğu, sevgiyle davrandığı bir diyar.

Bu yüzden burada yaşayan insanlar üzüntü, dert, keder diye bir şey bilmezlermiş. Korku, kavga, haksızlık diye bir şey tanımazlarmış. Yalanın, sahtekarlığın olmadığı bir yermiş. Büyük-küçük, yaşlı-genç herkesin yüzünde neşe ve mutluluk yansıdığı gibi daima mutluluk içinde yaşarlarmış.

Nasıl mı olurmuş bu? Demeyin. Dört bir yanı güzellikle, yemiş ağaçları, renk renk çiçeklerle çevrili bu yerde herkes, her şeyde bir güzellik bulurmuş. Bu da onların mutlu olmaları için yetermiş. Böyle olunca da mutluluktan, üzüntüler uğramazmış bu diyara. Nehirleri, pınarları, ağaçları, kuşları, bitkileri, çiçekleriyle ben diyeyim dünyanın en güzel yeri, siz deyin cennettin bir köşesi…

Bahar geldi mi her taraf şen şakrak olur, yaz geldi mi herkes işinde gücünde, kış geldimi herekes evlerde tandırların, sobaların başında toplanır, nohutlu cevizli hedik, kavurga, kestane pişirilerek, mısır patlatılarak, tatlılar, yemekler hazırlanarak imece usulu sırayla her gün bir evde toplanıp yenilir, içilirmiş.
Büyükler çocuklara hikayeler, masallar anlatır, şiirler, destanlar okurmuş.
Bu yüzden kışın gelmesini en çok çocuklar istermiş… Çünkü kış geldi mi her akşam evlerde masal sofraları kurulur, en güzel masallar anlatılır, her gece masallı rüyalar görürmüş çocuklar.

Zaman az gitmiş, uz gitmiş. Günler, aylar, hatta asırlar geçmiş. Bu diyarda gün geçtikçe değişiklikler olurmuş, yaşlılar gider yerine yeni yaşlılar gelirmiş, çocuklar büyür yerine başka çocuklar gelirmiş. Değişmeyen tek şey bu diyardaki sevgi, saygı, güven ve insanların biribirine davranışlarıymış. Yine çocuklar ninelerinden, dedelerinden, büyüklerinden hikayelerini, masallarını dinler, sonra gider uyurlarmış.

Bu güzel diyarın etrafında ki yüksek kayalar ve kocaman kocaman ağaçlara her bahar karların erimesiyle beraber, üstünde kocaman kanatları olan ateş gözlü kuşlar gelip konar ve yuva yaparlarmış. Karların yağmaya başlamasıyla beraber yine çekip giderlermiş.

Kimsenin ismini bilmediği, ama herkesin kaf dağının ardında gelen ateş gözlü kuşlar dediği göçmen kuşlarmış bunlar. Yavruları yumurtadan çıkar çıkmaz insanlar götürüp, kayaların, ağaçların dibine çeşit çeşit yiyecekler bırakıverirlermiş. Kuşlar bu diyarın küçük, büyük tüm hayvanlarını canavarlardan koruduğu için çoban dahi tutulmazmış.

Bu yıllar yıllı böyle devam edip gimiş. Bu diyarlılarla kuşlar o kadar biribirine alışkın ve biribirini o kadar iyi tanırlarmış ki, buraya yabancı gelse hemen bir telaş alırmış kuşları. Oralarda kimse onlara ilişmez, yuvalarını bozmaz, kötülük etmezmiş bu kuşlara. Adeta kuşlarla bu diyarın güzel halkı iç içe yaşarmış…

Gel zaman, git zaman komşu ülkelerden birinin yöneticisi bu güzelim diyarın varlığından haberdar olmuş, askerlerini gönderip işgal ettirmiş bu güzel yeri, karşı çıkanı öldürtmüş, evlerini ateşe verip yakmış. Peri-Han adındaki kraliçesini de esir almışlar. Halkın gözyaşları, yalvarış, yakarışları fayda etmemiş. Zalimlerin yüreğini yumuşatmamış…

Artık ne huzur kalmış ne de bereket bu güzelim d'yarda. Herkes üzgünmüş. O kocaman tanklara, silahlara karşı duracak ne güçleri ne de halleri varmış. Anlayacağınız barışcıl bir halk olduğu için silahlanmaya bile gerek görmemişler.

O günden sonra masalcı nineler, dedeler masal anlatmamış, erkenden uyuyuvermişler. Bütün kışı masalsız geçirmiş çocuklar. Kötülükler ve kötü adamlar bütün masalları alıp götürmüş buralarda, bir tek çocukların gözyaşları kalmış ardından. Çocuklar, analar, babalar çaresiz kalmış. Günler, haftalar, aylar hep yaslı geçmiş. Geceler geceleri, acılar acıları kovalamış durmuş.

Derken mevsim bahara yönelmiş, karlar erimeye başladığında ateş gözlü kuşlar dalları, kayaları doldurmuş yine, düşman askerleri tedirgin olmaya başlamışlar ama o diyardakiler ise içten içe sevinmişler.

Kuşlar bu güzel diyardaki tedirginliği ve oranın kötü niyetlilerce işgal edildiğini hemen anlamış, kraliçelerinin de esir alındığının haberini almışlar ve buna bir çare bulmak için toplanıp bir karara varmışlar. Bazı kuşlar geri dönüp başka ülkelerdeki kuş arkadaşlarına haber vermiş, bazıları da kuşların kralından yardım istemeye gitmişler.

Kısa bir süre sonra her tarafı ateş gözlü, kocaman kanatlı kuşlar sarmış. Askerler meraklı gözlerle dışarı toplanıp bakmışlar, gökyüzünü bir kara bulut gibi saran kuşlar hep beraber saldırmışlar askerlere, pençelerine taktıkları gibi askerleri birer birer götürüp uzak bir uçurumun tepesine bırakıvermişler. Kalanlarda saklanmış sonra o diyardan kaçıp gitmişler…

Bir daha o güzelim diyara kimse kötülük etmeye cesaret edememiş. Nineler, dedeler yine masallarını anlatmaya başlamış, çocuklar yine sevinip mutluluk şarkılarını söylemişler, şiirler okumuşlar dağa taşa. Ve bu böyle devam edip gitmiş yıllar yılı…

Alıntı

Cevapla
.
Konu: 3,930
Mesaj: 11,521
Cinsiyet: Belirtmiyorum
Kıdem: 01-04-2009

Büyük Sahra Çölü’ nün ortalarına yakın bir yerde, uçsuz bucaksız kum yığınlarının arasında bir kertenkele yaşıyordu. Gündüzleri kızgın güneş ışınları altında yiyecek aramaya çıkmak çok zor olduğu için, daima geceleri, ortalık serinleyince yuvasından çıkardı. Yuvası da, birkaç büyük kaya parçasının arasındaki kuytu, gölgelik, loş bir yerdi.

Bir gece hava kararır karamaz yine yiyecek aramaya çıktı, fakat saatlerce dolaşmasına karşın, hiç yiyecek bulamadı. Açlık, onu güçsüzleştirmişti. Gücü giderek azalıyordu, çok yorulmuştu. Artık yuvasına geri dönemezdi, çünkü hava aydınlanmaya başlamıştı ve yuvasından oldukça uzaklaşmıştı. İleri, daha ileri gitmeliydi ve mutlaka yiyecek bir şeyler bulmalıydı.

Öğle vakti olmuş ve güneş kertenkelenin tam tepesindeydi. Sıcaklık elli dereceye çıkmış ve kumlardan buhar çıkıyor gibi görünüyordu. Dayanılır gibi değildi. Çöl bir fırın halini almış ve güneş ışınları ortalığı kasıp kavuruyordu. Kertenkele güneşi, sıcaklığı falan unutmuş sadece ve sadece yiyecek arıyordu. O, şimdi gündüzü gece zannediyordu. Sanki hava serindi ve bu serin gece hiç bitmeyecekmiş gibi sürüp gidecekti. Kertenkele için gündüz gece olmuştu, gündüz geceleşmişti. Kertenkelenin tersi dönmüştü, bu bir ters dönmesiydi. Gözleri yarı kapalı vaziyetteydi ve gözlerinin önünde bir takım hayaller uçuşuyordu. Bu hayallerin ona yararı dokunabilir miydi? Gövdesini usulca kumların üzerine bıraktı, gözlerini kapadı. Kertenkele pek çok hayalin içinden bir tanesini seçip, o hayali kurmaya başladı.

Geniş bir dere yatağının ortasından incecik, az bir su akıyordu, dağlardan ovaya doğru. Tam sınırda küçük çağlayan vardı ve küçük çağlayandan geçen su ovaya ayak basıyordu. Hemen ilerdeki ormana giren su ağaçların arasında uzun süre yol aldıktan sonra kayboluyordu, ama kuru dere yatağı ormandan çıkıp devam ediyordu taa çok uzaklardaki denize kadar. Aylardan eylül, mevsim yaz, iki aydır yağmur yağmamıştır. Ormandaki ağaçlar suya hasret kalmışlardır. Her ağaçtan bir ses, bir feryat; hepsi küçük çağlayandan şikayetçi. Küçük çağlayan ise, ormandaki ağaçlara laf yetiştirmekle meşgul, altta mı kalacak, zaten suçsuz, dağlardan dere yatağına inen su çok azsa bunun küçük çağlayanla ne ilgisi var? Küçük çağlayan ne yapsın iki aydır yağmur yağmadıysa?

Bu kısır döngü bir ay kadar devam ettikten sonra sonbahar yağmurları başladı. Günlerce süren yağmur dere yatağını giderek dolduruyordu. Küçük çağlayanın üzerinden aşan su ormana doğru akıp gidiyordu. Eğer yağmur böylesine şiddetle bir süre daha yağmaya devam ederse, dağlardan sel bile gelebilirdi. Sel gelmese bile dere yatağındaki su taşacak ve ormana zararı dokunacaktı. Bu iki ihtimali göz önünde bulunduran küçük çağlayan bir baraj yapımına girişti. Çabucak barajın yapımını tamamladı ve dağlardan gelen suyu kontrol altına aldı.

Günlerdir yağan yağmur ormandaki ağaçları suya doyurmuştu. Dereden de bol su geliyordu ormana kana kana içiyorlardı. Küçük çağlayan baraj yapmaya başladığında önce şaşırdı ormandaki ağaçlar:

“ Bu niye baraj yapıyor böyle? Ne olacak oraya baraj yapıp da? “ demeye başladılar. Sonra kızdılar. “ Küçük, bırak gelsin su, kısmetimizi engelleme…Çek, yık o barajı, başka işin yok mu senin? “ diyerek atıp tuttular. Küçük çağlayan baraj yapmaktaki amacını şu şekilde açıklıyordu:

“ Buralara bir yağıyorsa dağlara beş yağıyordur.Onca su dağlarda kalmayacak mutlaka ovaya inecektir. Gelen su çok olursa sel gelir. Bana bir şey olmaz, zararı sizedir. Bu baraj seli durdurur, sele set olur. Ben de fazla suyu azar azar ovaya bırakırım. Eğer böyle olursa hiç biriniz selden zarar görmezsiniz. “

Sonunda, sel geldi. Günlerdir yağan yağmurun biriktirdiği büyük su kütlesi korkunç gürültüyle gelerek baraja takıldı. Küçük çağlayanın yaptığı baraj işe yaramış ve seli durdurmuştu. Fakat barajın arkasındaki suyun basıncı gitgide artıyordu. Küçük çağlayan barajın yıkılmasını önlemek için sonsuz gayret sarf ediyordu. Bir taraftan suyu kontrollü olarak ovaya bırakırken, diğer taraftan barajın yıkılan yerlerini tamir ediyordu.Ormandaki ağaçlar ise küçük çağlayanın ne yapmak istediğini anlamak şöyle dursun atıp tutmalarının dozunu arttırarak hakaret etmeye başladılar. En nihayet sel küçük çağlayanın barajını yıkamadı, ama onu yıkan bu hakaretler oldu.

“ Alın bakalım basmakalıpçılar. Çekiliyorum aradan. Bırak gelsin su diyordunuz. Alın suyu doya doya yıkanın “ Küçük çağlayan aradan çekilince baraj yıkıldı. Sel suları ormandaki ağaçları kökünden söküp sürükledi, götürdü.

Kertenkele kurduğu hayal bitince gözlerini açtı. Gece olmuş, ortalık serinlemişti. Yattığı yerden doğrulup yürümeğe başladı. Yuvasından uzak düşmüştü, ama oraya varacağını biliyordu. Çünkü kendisini oldukça zinde hissediyordu. Bu durum ne kadar devam ederdi bak işte onu bilmesine belki de imkan, ihtimal yoktu. O zaman bu sahte canlanmaya pek güvenilmezdi. Bir an önce yiyecek bulup karnını doyurmalıydı. Kertenkele yuvasına varıncaya kadar birkaç yerde yiyecek bulup karnını doyurdu.Yuvasının bir köşesine yattığında neredeyse sabah olmak üzereydi. Nasılsa güneş yine ortaya çıkacak ve çöl dayanılmaz şekilde sımsıcak olacaktı. Güneşin kertenkeleye artık bir zararı dokunamazdı.

Yazan: Serdar Yıldırım

Cevapla
.
Konu: 3,930
Mesaj: 11,521
Cinsiyet: Belirtmiyorum
Kıdem: 01-04-2009

Ayşecik’ in babası sarayın sütçüsüydü. Saray yakınlarındaki bir kasabada küçük bir çiftliği vardı. Her sabah saraya taze süt götürürdü. Çiftliklerinden saray rahatça görülüyordu. İki yıldır Ayşecik arada sırada, “ Baba ben de seninle geleyim. Sarayın nasıl bir yer olduğunu çok merak ediyorum “ der dururdu. Fakat babası Ayşecik’ in kaybolacağından korkar,
“ Biraz büyü de o zaman ” derdi.

Günlerden bir gün, sabah kahvaltısından sonra babası kızına şöyle dedi: “ Ayşecik artık on yaşına girdin. Kocaman bir kız oldun. Yarın sabah hazır ol bakalım. Sen de benimle beraber geliyorsun. “ Ayşecik bu habere çok sevindi. Hemen babasına sarıldı, onu yanaklarından öptü. Annesi kızının bu coşkulu sevincine katıldı, üçü bir sevgi yumağı meydana getirdiler.

Ayşecik gün boyu pek neşeliydi. İçi içine sığmıyordu. Heyecandan yerinde duramıyor, eli ayağı birbirine dolaşıyordu. Öğle üzeri mutfakta annesine yardım ederken, iki çay bardağı ile üç yemek tabağını kırmıştı. Tabii ki, bunları isteyerek yapmamıştı. Zaten annesi hiç mi hiç kızmamıştı. Sadece kendisine, “ Ayşecik, ben yemeği sofraya getirebilirim. İstersen masada oturup yemeğin gelmesini bekleyebilirsin, oldu mu canım kızım? ” demişti. Annesinin kızması için sebep yoktu ki…

Ayşecik ertesi sabah süt güğümlerinin at arabasına yüklenmesine yardımcı oldu. Arabaya bindi ve babasıyla birlikte saraya doğru yola koyuldular. Ayşecik sarayın bu kadar büyük olduğunu tahmin etmiyordu. Sarayın iç avlusunda babası süt güğümlerini teslim etmeden önce babasına sarayın içini görmek istediğini söyledi. Bunun üzerine saray görevlilerinden bir kadın Ayşecik’ e yardımcı verildi. Ayşecik kadınla beraber sarayın odalarını, salonlarını gezdi, dolaştı. Bir koridordan geçerken karşıdan gelmekte olan beş kız gördüler. Görevli kadın, Ayşecik’ e en öndekinin Yasemin Sultan olduğunu, bir şey sorarsa cevap vermesini, sözlerine dikkat etmesini usulca söyledi. Yasemin Sultan arkasında nedimeleri olduğu halde yanlarına yaklaştı. Ayşecik’ i bir süre süzdükten sonra görevli kadına dönerek,

“ Evet, misafirimiz kim oluyor? ” diye sordu. Görevli kadın:

“ Efendim, bu kız sütçünün kızı. Saraya ilk kez geliyormuş. Benden kendisini sarayın içinde gezdirmem istendi. “

Yasemin Sultan:

“ Ya demek öyle…Ne kadar güzel ” dedikten sonra Ayşecik’ e dönerek:

“ Sarayı beğendiğinizi umarım, arkadaşım. Adınızı öğrenebilir miyim? “

Ayşecik kendisi ile aynı yaşlarda olan Yasemin Sultan’ ın dostça tavırlarından çok memnun olmuştu. Hele kendisine ‘arkadaşım‘demesi yok mu?..Bir dakika önceki heyecanını üzerinden atıverdi, rahatladı ve sesine tatlı bir çeşni vererek:

“ Efendim, adım Ayşecik’ tir. Bizim evden saray rahatça görülüyor. Hep merak ederdim, acaba nasıl bir yer diye. İşte sonunda bu amacıma ulaştım. Geldim, sarayı gezdim, gördüm. Gerçekten büyük ve güzel bir yermiş. Hayran olmamak elde değil. Burasını çok sevdim. Bizim evimiz buraya göre oldukça küçük. Fakat ben evimi de çok seviyorum “ deyince Sultan’ ın arkasında duran nedimeler gülüştüler. Yasemin Sultan şöyle bir arkasına dönüp baktıktan sonra hafifçe tebessüm ederek,

“ Ayşecik, gel istersen odama geçelim, orada konuşmamıza devam ederiz ” dedi.

Ayşecik ile Yasemin Sultan, iki saati aşkın bir süre konuştular, dertleştiler. Sonra nedimeleri öğle yemeği için padişahın beklediğini Sultan’ a haber verdiler. Ayşecik ile Yasemin Sultan, yarın sabah yeniden buluşmak dileğiyle ayrıldılar. Ayşecik babasıyla sarayın iç avlusunda buluştu. Süt güğümleri at arabasına yüklenmişti.Arabaya binip evlerine doğru yola koyuldular. Yemekten sonra padişah, Yasemin Sultan‘ a sütçünün kızı ile odasında görüştüğünden haberi olduğunu, bunu yanlış bir davranış biçimi olarak değerlendirdiğini, bir Sultan’ ın alelade bir köylü kızıyla arkadaş olmasının saray erkanı tarafından hoş karşılanmayacağını söyledi.

Bunun üzerine Yasemin Sultan:

“ Ayşecik sizin tarafınızdan biraz olsun tanınsaydı, onun hakkındaki düşünceleriniz mutlaka olumlu olurdu. Ayşecik, alelade değil,fevkalade bir köylü kızıdır.İnsanlar giydikleri elbiselere, yaşadıkları çevreye bakılarak değerlendirilemez. Ayşecik…” diye konuşurken, padişah sinirli bir şekilde ayağa kalktıktan sonra; “ Ayşecik veya Fatmacık, kim olursa olsun…Onunla bir daha görüşmeyeceksin!.. İşte bu kadar! ” diye bağırınca Yasemin Sultan ayağa kalktı ve ağlayarak uzaklaştı.

Ertesi sabah babası süt güğümlerini görevlilere teslim ederken Ayşecik, saray avlusunda boşu boşuna bekledi. Öğle vakti babasıyla birlikte eve dönerken, cevabını düşünüp bulamadığı soru şuydu: Yasemin Sultan ile görüşmelerinin hangi sebepten ötürü engellendiği?..

Yasemin Sultan, Ayşecik ile görüştürülmemesine çok üzüldü. Yemeden, içmeden kesildi. Birkaç gün sonra hastalandı. Yatağında devamlı olarak “ Ayşecik..Ayşecik..” diye sayıklıyor, günden güne sararıp soluyordu. Ülkenin en iyi doktorlarının çabası boşuna oldu. Sonunda padişah Ayşecik’ in saraya getirilmesini istedi.

Yasemin Sultan Ayşecik’in gelmesine çok sevindi. Onun berrak bir su kadar temiz ve tatlı sesi hastalığının en iyi ilacı oldu.

Ağlayan gözleri güldü
Yanağında güller açtı
Bir hafta geçti, geçmedi
İyileşti, ayağa kalktı.

Padişah da onu pek sevdi
“İkinci kızım sensin“dedi
Sevgiyle bağrına bastı
Hatasını bağışlattı…

Yazan: Serdar Yıldırım

Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

MUTLULUK MASALI
Elinde kırba, belinde heybe… İnce mi ince... Tek gözlü, tekerlek yüzlü bir garip âdemoğlu… İşi gücü, diyar diyar gezmek... Bütün bildiği, vardığı her yerde masallar uydurup, hikâyeler anlatarak karnını doyuracak akçeyi çıkarmak. Âdemoğlu dedikse, öyle bildik adamlardan değil. Farklı! Kel, köse, bodur, paytak...
Ya yüreği? Öyle ince bir kalbe sahipmiş ki, onu tanıyanlar hemencik ısınıverirmiş ona. Anlattığı her masal, dillendirdiği her hikâye ne güzellikler bırakırmış dinleyenlere.
Adı Ali imiş. Kel Ali, Köse Ali, Bodur Ali, Paytak Ali… Zavallı bir koca karının tek gülü Garip Ali.
Anası babası, ufakken pek insan içine çıkartmamışlar onu. Zaten mahallenin haylaz çocukları da her gün ayrı bir kusurunu yüzüne vurup gözyaşları içinde eve yollarlarmış. O da utancından avluya bile çıkmaz, evde saatlerce kitap okurmuş. Büyümüş, serpilmiş, bir gün anasının karşısnına dikilip; “Ana beni ever!” demiş. Koca karı şaşkınlığından elindeki testiyi yere düşürmüş. Üzülmüş, diyecek söz bulamamış. “Nasip oğul, Allah’ın nasip edeceğini kul hesap edemez.” demekle yetinmiş. Ama buruşuk yanaklarından süzülen damlaları da gizleyememiş.
O günden sonra köyde üç beş kapı dolaşmışlar. Kimi alay etmiş, kimi kapıyı yüzlerine çarpmış.
Hâl böyle olunca Ali, bir gece teheccüt vakti, evde yiyecek namına ne bulduysa heybesine doldurmuş, babasından kalan huysuz katırı da yanına alarak yollara düşmüş. Gün o gün olmuş. Ondan sonra, bir daha ne köyüne uğramış ne haber yollamış. Olan, Ali’nin garip anasına olmuş. Aylarca, pencere camlarında çamurlu yolları gözlemiş durmuş.
Ali, yıllarca bir şehirden ötekine, bir ülkeden berikine dolaşıp durmuş. Gittiği her diyarda yeni şeyler öğrenip hikâye anlatmakta iyice usta olmuş.
Günlerden bir gün, büyük şehirlerden birinde, kendini telaşlı bir kargaşanın tam ortasında buluvermiş. Aksakallı, koca kavuklu adamlar, ellerinde kalın kitaplar, süslü hediyeler bulunduğu hâlde şehrin en büyük binasına doğru koşturuyorlarmış. Sormuş, soruşturmuş. O binanın şehzade köşkü olduğunu öğrenmiş. Bu şehirde her perşembe şehzadenin mutluluk günü ilan edilirmiş. Koca sultan, tahtın tek varisi olan şehzadenin keyfini temin edenlere hazinesinin kapılarını açar, onları mutlu edermiş.
Fakat her şeyin kötüsüne bakmayı, kötü tarafını görmeyi âdet edinen, karamsar, tatminsiz ve hırçın şehzadeyi mutlu etmek gün geçtikçe zorlaşıyormuş. Aşçılar her defasında daha lezzetli yemekler yapmak, terziler daha iyisini dikmek, soytarılar hiç denenmemiş numaraları bulmak zorunda kalıyormuş. Hele hikâyecilerin, masalcıların işleri... Onlarınki hepsinden zormuş. Çünkü, eğer şehzade hikâyeyi basit bulup başından sonunu tahmin eder ya da hikâye onun istediği gibi bitmezse, adamları bacaklarından bağlatıp köprüden aşağıya sarkıtır, bir gece böylece bekletirmiş.
Meseleye vakıf olan Ali, meydanın bir köşesine postunu serip çevresine toplanan çocuklara renkli masallarını anlatmaya başlamış. Çocukların heyecan ve neşesi, etraftaki büyüklerin de ilgisini çekmiş. Kâh tek gözlü dev oluyormuş, kâh devi öldüren keloğlan. Hikâyeyi en heyecanlı yerinde aniden kesip, “Akça verin; gökçe diyem!” diye tutturuyormuş. Ne zaman ki dinleyenler önündeki sergiyi paracıklarla dolduruyormuş, bizim Ali de masalı güzelce bitirip, doğruca aşhanenin yolunu tutuyormuş.
Yine böyle bir vakit, yemeğin ortasındayken iki tane muhafız şangır şungur zırhlar içinde başına dikilmiş Ali’nin. “Şehzade seni istedi, ona masal anlatacaksın!” demiş. Bari yemeğim bitsin demeye kalmadan iki muhafız koluna girdikleri gibi bizimkini sürüye sürüye köşke götürmüşler. Meğer o gün köşke hiç masalcı gitmemiş, şehzade de onu camdan görünce, “Tez getirin de maharetini görelim!” demiş.
Şehzade muhafızların kollarının arasında yarım yamalak bir adam görünce hayâl kırıklığına uğramış. “Bunun kendine hayrı yok, bırakın gitsin.” demiş. Bu söz, Ali’nin zoruna gitmiş. “Belki güzel bir adam sayılmam ama masalcılıkta üstüme tanımam!” diye çıkışmış. “Hem masal anlatmakla da kalmam. Sana mutluluk dersi de veririm.” demiş.
— İyi öyleyse başla da görelim.
— Yok, öyle kolay değil, şartlarım var.
— Neymiş şartların?
— Sana masal arasında soru sorarım. Eğer bilirsen devam ederim, yok bilemezsen benim istediğim bir şeyi yaparsın. İsteğim yerine gelmezse de şu kapıdan serbestçe giderim.
Şehzade, Ali’nin isteğini kabul etmiş. Ali de masalını ağır ağır anlatmaya başlamış. Aradan zaman geçmiş. Masal öyle tatlıymış ki, şehzade heyecanından dudaklarını dişliyormuş. Çocukluğunda bile böyle heyecanlı masal dinlememişmiş. Ali, bakmış ki şehzade tam kıvamında, masalı kesivermiş. Şehzade öfkeyle bağırmış:
— Niye durdun devam etsene!
Ali, “Sorum var.” demiş ve şehzadeye:
— Sorum var, demiş ve eklemiş,
— En rahat döşek hangisidir?
Şehzade duraklamış, böyle basit bir soru beklemiyormuş. Gülerek, “Kuş tüyü döşek!” diye cevaplamış. Ali, “Bilemedin.” demiş. “En rahat döşek, yorgunken yattığın döşektir.” ve devam etmiş, “Bu gece hasırda yatacaksın, yoksa anlatmam.” Şehzade bu isteği kabul edince Ali de anlatmaya devam etmiş. Akşam namazından sonra masalı ikinci defa kesmiş ve sormuş:
— En güzel yemek hangisidir?
Şehzade bildiği bütün saray yemeklerini tek tek saymış ama cevabı bilememiş. Ali, “Açken yediğin yemektir.” demiş ve bilemediği için isteğini söylemiş: “Yarın sahursuz oruç tutacaksın, iftarda da sana yalnızca katıksız ekmekle su verilecek.” Şehzade bunu da kabul etmiş. “Yeter ki masala devam et.” diyor, başka şey demiyormuş.
İlerleyen saatlerde masal da devam ediyormuş sorular da:
— En güzel içecek?
— Susuzken içtiğin…
— En güzel giyecek?
— Muhtaçken giydiğin…
— En iyi dost?
— Dostsuz gününde yanında olan…
Bilemediği her soruda, Ali’nin şehzadeden huzur bozacak yeni istekleri oluyormuş. O da yeter ki masal devam etsin, ben sonra intikamımı alırım diyerek bunları sineye çekiyormuş. Masal ne bitiyormuş ne de heyecanından bir şey eksiliyormuş.
Ali’nin istekleri giderek ağırlaşmaya başlamış. Artık kuyudan suyu şehzade getirecek, odunları o taşıyacak çıplak ayak dolaşıp banyosunu soğuk suyla yapacakmış. Hizmetçilerin de hepsini izne göndermiş. Bundan böyle her işi kendi yapacakmış.
İkinci günün akşamı, verdiği sözlerin zahmeti kendini hissettirir olmuş. İyice keyfi kaçmış şehzadenin ama masal da en tatlı yerine gelmiş. Tam düğüm noktasında Ali masalı bir daha kesip, “Mutlu insan kimdir?” diye sormuş. Şehzade sinirlenmiş. “Eğer ben bunu biliyor olsaydım zaten mutlu olurdum. Ne biçim soru bu?” diye çıkışmış. Ali anlatmayı durdurmuş. “Cevap vereceksen ver, yoksa isteğimi söyleyeceğim.” demiş.
— Bilemedim haydi sen söyle.
— En mutlu insan, yitiğini bulan insandır.
— Peki, isteğin nedir?
— Masal bitene kadar ben şehzade olacağım, sonra istersen beni kes.
— Bre adam sen delirdin mi?
— Madem öyle, senin masal dinlemeye gönlün yok. Sal beni de gideyim.
— Masal bitene kadar ama değil mi?
— Evet, bitene kadar…
Şehrin kadısını çağırmışlar, huzurunda bir antlaşma imzalamışlar. Masal bitene kadar şehzade Ali olmuş. Antlaşmanın ardından şehzade mührünü Ali’ye teslim etmiş. Etmiş ama şehzadenin asıl çileli günleri bundan sonra başlamış. Günler geçmiş, haftalar geçmiş ama masal bir türlü bitmiyormuş. Bitmediği yetmezmiş gibi hem köşkün işlerini yapıyor hem de Ali’ye hizmet ediyormuş. Şehzade perişan olmuş, açlıktan, yorgunluktan bitap düşmüş.
Bu masal ne zaman bitecek diye düşünürken Ali bir akşam yemeğinde şehzadeyi yanına çağırıp ona kızarmış tavuk ikram etmiş. Sonra “Güzel miydi?” diye sormuş. Şehzade, “Hayatımda yediğim en lezzetli yemekti.” demiş. Ardından tekrar döşeğini, elbiselerini, mallarını bir bir geri vermiş. Hizmetçileri de geri çağırmış. Şehzade her defasında öyle seviniyormuş ki dünyanın en mutlu insanı benim diye sokaklarda koşası geliyormuş. Sıra gelmiş şehzadeye mührünü teslim etmeye. Şehzade mührü geri alınca öyle rahatlamış, öyle mutlu olmuş ki ömründe böyle ferahlık duymamış. Zaten olanlar babasının kulağına gidecek diye de günlerdir titreyip duruyormuş.
Ali, Şehzadeye, “Nasıl Şehzadem mutlu oldunuz mu?” diye sormuş. Şehzade çok mutluymuş ama neden daha önce bu mutluluğu hissedemediğini merak etmiş. Ali’ye sormuş. Ali de, “Şehzadem dünyada her şey zıddıyla bilinir. Aç olmayan tokluğun, hasta olmayan sıhhatin lezzetinden mahrum kalır. Siz mutluluğu tatmak istediniz ama gerçek mutsuzluğu hiç tatmadığınızdan mutluluğu hissedemediniz. Mutlu olabilmeniz için önce sizi mutsuz etmek gerekiyordu.” demiş.
Bu sözün ardından masalı bitirip gitmesi gerekiyormuş ama öyle yapmamış. Masal bitti demiş sonra kapıya yönelmiş. Hâlbuki masalın sonunda kahramanın evlenip mutlu bir yuva kurması bekleniyormuş. Şehzade ısrar edince gerçek meydana çıkmış. Şehzade, Ali’nin derdini anlamış, çevre köylere tellal gönderip, Ali’yle evlenip onu mutlu edecek geline eşi benzeri görülmemiş elmas takılı bir gerdanlık vereceğini ilan ettirmiş. Ama gelin Ali’yi nasıl mutlu edeceğini önce şehzadeye anlatmalıymış. Pek çok kişi gerdanlık hevesiyle sıraya girmiş. Ama şehzadenin gözü hiçbirini tutmamış. Ta ki kocasından boşanmış, üç çocuklu, dul bir kadın gelene kadar… Ali’ye bu kadını layık görmüş. Fakat Ali seçimden memnun olmayarak, neden bu adayı seçtiğini sormuş. Haftalardır mutluluğun dersini alan şehzadenin cevabı gayet güzelmiş:
— Diğerlerinin hepsi gerdanlık hevesi geçince neden daha iyi bir kocaya varmadım diye pişman olup senin kıymetini bilemeyeceklerdi ama bu dul kadın, kötü koca ne demek iyi bildiği için senin gibi iyi yürekli ve akıllı bir adamı başının üzerinde taşır!
Şehzade Ali’ye şaşalı bir düğün tertiplemiş. Bir sürü de hediye vermiş. Sultan olunca da onu sarayına getirtip kendine akıl hocası yapmış. Bu adam neci diye soranlara da: “O dostsuz günümde bana dost olandı!” dermiş.

Emrah Bilge MERDİVAN
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

Zamanın birinde, küçük bir kasabada Geppetto adında ihtiyar bir oyuncakçı yaşarmış. Bu oyuncakçı yaptığı tahtadan oyuncakları satarak geçimini sağlarmış. İhtiyar oyuncakçının hayatta üzüldüğü tek şey bir çocuğunun olmamasıymış. Bir gün yeni bir oyuncak yapmak için ormana gidip kütük aramaya başlamış. Derken tam aradığı gibi bir kütüğü bulmuş.

- İşte tam aradığım gibi bir kütük. Bununla çok güzel bir kukla yapacağım, diye sevinerek kütüğü sırtladığı gibi dükkânına taşımış. Tezgâhın üzerine koymuş ve başlamış yontmaya. Geppetto kütüğü yonttukça kütükten “ah ah!” diye sesler geliyormuş. Geppetto usta: “Nereden geliyor bu ses” diye düşünmüş. “Herhalde bana öyle geldi” diye içinden geçirmiş. Derken kuklanın önce kafası sonra da vücudu daha sonra da kolları ile bacakları şekillenmeye başlamış. Geppetto usta en sonunda kuklayı bitirmiş. Onu sandalyenin üzerine oturtmuş ve ortalığı temizlemeye başlamış. O ortalığı temizlerken, “Merhaba” diye bir ses duymuş. Sesin nereden geldiğini anlamak için başını çevirmiş. Ortalıkta sandalyenin üzerinde oturmakta olan kukladan başka kimsecikler yokmuş. Yine yanıldığını düşünerek işine devam etmiş. Az sonra kukla oturduğu sandalyeden hopladığı gibi odanın içinde dans etmeye başlamış. Olanları gören Geppetto ustanın şaşkınlıktan ağzı bir karış açılmış.

- Aman Allahım! Bu kukla canlı. Tam da benim istediğim gibi bir çocuk.

Etten kemikten değilmiş ama tıpkı bir çocuk gibi gülüyor, koşuyor, oynuyormuş. Kukla çocuğu kucağına alıp;

- Sen gerçek bir çocuk gibisin. Senin adın Pinokyo olsun, demiş. Artık Geppetto ustanın hiç canı sıkılmıyor, günlerini Pinokyo ile ilgilenerek geçiriyormuş. Bir süre sonra Pinokyo’nun okula gitmesi gerektiğini düşünmüş. Ancak Pinokyo’nun ne defteri varmış, ne kalemi. Geppetto ustada da hiç para olmadığından paltosunu satarak, aldığı parayı Pinokyo’ya vermiş.

- Al oğlum bu parayla kendine defter kalem al. Güzelce okuluna git, demiş. Pinokyo parayı avucuna almış yola koyulmuş. Neşe içinde yürüyormuş. Merakla etrafına bakınıp, yol üzerindeki dükkânları, pazar tezgâhlarını, bağıran insanları izliyormuş.

Bu arada yolun başındaki kalabalık dikkatini çekmiş. Kalabalığın arasına dalıp ne olduğunu öğrenmeye çalışmış. Kalabalığın önünde kocaman renkli bir çadır duruyormuş. Bu şehre yeni gelen sirkin çadırıymış. Çadırın önündeki palyaço bağırarak müşteri topluyormuş. Pinokyo çadırın içerisinde ne olduğunu merak edip, kalabalığın arasından geçip çadıra girmek istemiş. Palyaço, Pinokyo’ya içeri parasız girilemeyeceğini söylemiş.

Pinokyo içeride olanları çok merak ettiğinden, Geppetto ustanın okula gitmesi için verdiği parayı uzatmış. İçeriye girince çadırın ortasına kurulan sahnede oynayan kuklaları görmüş.

- Hey! Bunlar da benim gibi tahtadan, diyerek sahneye kuklaların arasına çıkmış.

Kuklaları izleyen kalabalık Pinokyo’ya kızmış.

- Çekil oradan sahneyi görmemizi engelliyorsun, diyerek azarlamışlar Pinokyo’yu. Ancak sahnenin yukarısında kuklalara bağlı olan ipleri tutan sirk sahibi canlı bir kukla gördüğü için çok sevinmiş.

“Böyle ipleri olmadan hareket edebilen bir kukla bana çok para kazandıracak” diye düşünmüş. Oyun biter bitmez Pinokyo’yu yakaladığı gibi kafese kapatmış. Pinokyo başına gelenlerin kendi suçu olduğunu Geppetto ustanın sözünü dinleyip okula gitse bunların hiçbirinin olmayacağını düşünerek, ağlamaya başlamış.

Pinokyo’nun pişman olduğunu gören iyilik perisi hemen onun yanına giderek;

- Babanın sözünden çıkmamalıydın! Ama pişman olduğunu görüyorum. Bunun için seni kurtaracağım. Ama bir daha yaramazlık yapma! Bu da sirke verdiğin para. Onu sakın boş yere harcama. Doğru okuluna git, diyerek Pinokyo’yu sirkin dışına çıkarmış.

Pinokyo paralar elinde okula doğru yol almaya başlamış. Bir yandan da şarkı söylüyormuş.

Pinokyo’nun şarkı söyleyerek yürüdüğünü gören kurnaz tilki ve arkadaşı kedi “Bu kukla ne kadar da neşeli, şunun bir yanına gidelim” diyerek Pinokyo’nun önüne çıkmışlar.

- Hayrola Pinokyo? Böyle neşeli neşeli nereye gidiyorsun? diye sormuşlar. Pinokyo da:

- Kendime defter kalem alıp okula gideceğim, demiş. Kurnaz Tilki:

- Defter, kalem alacak paran var mı? diye sormuş. Pinokyo, büyükbabasının verdiği paraları göstermiş. Paraları gören kurnaz tilki ve kedi bir oyun oynayıp bu paraları almaya karar vermişler. Pinokyo’ya:

- Okula gidip de ne yapacaksın? Bizim dediklerimizi yaparsan zengin olursun. Sen o paraları bize ver, biz de götürüp sihirli tarlaya ekelim. Senin de bir para ağacın olur, ihtiyacın oldukça bu ağaca gider, meyveleri olan paraları toplarsın, demişler. Hiç böyle şey olur mu? Ama Pinokyo söylenenlere inanmış elindeki paraları kurnaz tilkiye teslim etmiş. Paraları alan kurnaz tilki ve kedi hemen oradan uzaklaşmışlar. Tek başına kalan Pinokyo’nun yanında iyilik perisi belirivermiş. Pinokyo’ya:

- Defter kalem aldın mı Pinokyo? diye sormuş. Oysa peri paraları kurnaz tilkiye kaptırdığını biliyormuş. Sakın yalan söyleme yoksa seni cezalandırırım, diye uyarmış.

Pinokyo uyarıya aldırmadan yalan söylemiş.

- Defter, kalem aldım. Onları okula bıraktım, deyince yalan söylediğinden dolayı burnu uzamaya başlamış. Peri, Pinokyo’nun doğru söylemesi gerektiğini söyledikçe, Pinokyo başka yalanlar uyduruyor, burnu da uzadıkça uzuyormuş. Artık öyle bir hale gelmiş ki kafasını hiç bir tarafa çeviremez olmuş.

En sonunda yaptığı hatayı anlamış, işin doğrusunu periye anlatmış, peri de akıllanan Pinokyo’nun burnunu eski haline döndürmüş. Bir sihir yaparak kurnaz tilkiye kaptırdığı paraların, Pinokyo’nun eline geri gelmesini sağlamış. Pinokyo’yu uyararak;

- Bu paraları boş yere harcama, doğru okuluna git, diyerek ortadan kaybolmuş. Pinokyo paralar elinde yine şarkı söyleyerek yürümeye başlamış. Tenha bir yerden geçerken birisinin yüksek sesle güldüğünü işitmiş. Aynı anda karşısına kendisini hapseden sirk sahibi çıkıvermiş.

- Gel bakalım buraya seni yaramaz. Geçen sefer elimden nasıl kaçtın bilmiyorum ama şimdi senin cezanı vereceğim, diyerek Pinokyo’yu kollarından tuttuğu gibi denize atıvermiş.

Pinokyo denize düşünce, suyun üzerinde kalmış. Dibe batmıyormuş, çünkü Pinokyo tahtadan bir kukla olduğu için su kendisini kaldırıyormuş. Suyun üzerinde böyle batmadan kalmak Pinokyo’nun hoşuna gitmiş. Kollarıyla bacaklarını oynatarak yüzmeye başlamış. Kıyıya doğru yüzerken birden ne olduysa olmuş. Pinokyo kendisini karanlık bir yerde buluvermiş. Meğerse Pinokyo’yu kocaman bir balık yutmuş. Şimdi Pinokyo balığın midesinde duruyormuş.

Pinokyo balığın midesinde bekleye dursun, biz gelelim Geppetto ustaya. Geppetto usta eve gelmeyen Pinokyo’yu çok merak etmiş. Paltosunu da Pinokyo’yu okula göndermek için sattığından hasta olmuş.

Oğlu Pinokyo’yu aramak için hasta hasta yollara düşmüş. En sonunda Pinokyo’nun denize atıldığı yere varmış. Buradaki balıkçılara oğlunu görüp görmediklerini sormuş. Balıkçılar da sirk sahibinin, Pinokyo’yu denize attığını gördüklerini söylemişler. Geppetto usta balıkçılardan birisine, kayığıyla denize açılıp oğlunu bulmaya yardım etmesi için yalvarmış.

Geppetto ustayı tanıyan ve onun ne kadar iyi bir insan olduğunu bilen balıkçı, bu isteği geri çevirmemiş. Birlikte kayığa binip denize açılmışlar. Kayık bir süre yol aldıktan sonra şiddetli bir rüzgâr çıkmış. Büyüyen dalgalara kayık daha fazla dayanamamış, birdenbire devrilivermiş. Balıkçıyla, Geppetto usta kendilerini bir anda dalgaların arasında buluvermişler. Geppetto usta hem yaşlı olduğundan hem de yüzmeyi bilmediğinden denizin dibine doğru batmaya başlamış.

Bu sırada Pinokyo’yu yutan balık, Geppetto ustayı da yutmuş. Geppetto usta da balığın boğazından kayıp midesine girivermiş. Balığın midesinde ağlayan bir çocuğun sesini duymuş. Bu sesi hemen tanımış. Bu, oğlu Pinokyo’nun sesiymiş. Geppetto usta oğlunu bulduğu için çok sevinmiş.

Pinokyo’ya:

- Pinokyo, oğlum ben baban, Geppetto. Hayatta olduğuna çok sevindim. Seni o kadar çok merak ettim ki. Babasının sesini işiten Pinokyo gözyaşları içerisinde boynuna sarılmış.

- Senin sözünü dinlemediğim için çok özür dilerim babacığım, beni affet bir daha sözünden hiç çıkmayacağım, diyerek gözyaşı dökmüş. Pinokyo’nun gerçekten de pişman olduğunu gören peri kızı onları kurtarmaya karar vermiş. Geppetto ustayla, Pinokyo’yu balığın midesinden çıkarıp karaya çıkartmış. Kurtulduklarına çok sevinen Pinokyo, babasının elinden tuttuğu gibi evlerinin yolunu tutmuşlar.

Pinokyo o günden sonra o kadar akıllı bir çocuk olmuş ki babasının sözünden hiç çıkmamış. Her gün okuluna gitmiş. Okul çıkışı ise babasının yanına koşarak ona işlerinde yardım etmiş. Peri kızı da Pinokyo’nun çok iyi bir çocuk olduğunu görüp onu ödüllendirmeye karar vermiş.

Pinokyo’nun artık tahtadan değil de etten kemikten normal bir çocuk olması için büyü yapmış.

Büyü gerçekleşmiş. Pinokyo gece yatağında, uyumak üzereyken birdenbire normal bir çocuğa döndüğünün farkına varmış. Artık tahtadan değil, etten kemikten bir çocukmuş. Sevinçle yatağından fırlayarak babasının yanına koşmuş.

Geppetto usta, karşısında Pinokyo’yu bu şekilde görünce dünyalar onun olmuş. “En sonunda benimde gerçek bir oğlum oldu” diyerek sevinç gözyaşları içerisinde oğluna sarılmış. Baba oğul ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşamışlar.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.

Anahtar Kelimeler

Her güne bir masal... ,Her güne bir masal... Öğretmen Forumu,Her güne bir masal... yükle,Her güne bir masal... download,Her güne bir masal... indirmek istiyorum,Her güne bir masal... ödev yükle,Her güne bir masal... bedava, Her güne bir masal... ÖDEV İNDİR,Her güne bir masal... YÜKLE,etkinlik,yukle,İndir,download,inndir,Her güne bir masal... eğitimHer güne bir masal...dosya indir




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
Türkçe Çeviri : MyBBTürkiye, MyBB, © 2002-2018 MyBB Group.
MyBB Destek: InSiDe