Eğitim Sokağı
Hoşgeldiniz
Ziyaretçi. Kayıt Ol !

Sitemize Dosya Yükleyerek

Destek
Olabilirsiniz


Her güne bir masal...
Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5



[-]
Etiketler
her , güne , bir , masal

Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

RÜZGÂR VE ATEŞ

1.



Yine huysuz bir günündeydi rüzgâr..... Bütün gücünü toplayarak ateşin tepesine dikilmiş :



-Seni söndüreceğim, diye bağırıp duruyordu.



Ateş ise, böyle zamanlarda hep şöyle derdi:



-Ne istiyorsun benden. Sana ne yaptım? Bu düşmanlığın niye...



Ateş, bu sözlere aldırmaz, tehditler savurmaya devam eder, bir süre sonra ise sebebini bilemediği bir duyguyla ateşe kıyamaz, sakinleşir, onu söndürmeden çekip giderdi...



Öfkesini sert kayalara, asırlık ağaçlara çevirir, böylece biraz da olsa öfkesini dindirirdi. Kayadan kopan bir parça, ağaçtan kırılan bir dal mutlu ederdi onu.... Ama çok geçmeden yine üzülür, yaptıklarına pişman olurdu. Öyle ya! Kırmak, parçalamak... Hep kötü işler mi yapacaktı? Bir iyiliği olsun dokunmayacak mıydı kimseye...



İyilik yapmak.... Bugüne kadar bunu öğrenememişti...



Ateş ise, bir taraftan etrafa yaydığı sıcaklığın, öte yandan gökyüzüne yükselen alevlerinin verdiği coşkuyla çok mutlu olur, fakat rüzgâr korkusuyla bu mutluluğu kısa sürerdi. Ama bu korkuyla birlikte yine de içinde rüzgârı görmüş olmaktan doğan gizli bir sevinç de duyardı.



2.



Bu durum, ateşin Hızır dedeyle karşılaşmasına kadar sürdü. Günlerden bir gün Hızır dede, çobanın yanına geldi.



Çoban bir gün, sürüsüyle dağın doruklarına tırmanmış, ovayı ve uzaktan görünen köyleri seyrederken nasıl olduğunu bilmeden yanına geliveren bu yaşlı adamdan hiç çekinmedi. Sadece çok şaşırmıştı... Daha ona kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini soramadan Hızır Dede ona:



-Evlat, demişti karnım çok aç..



Çobanın torbasında sadece kuru bir ekmek ve biraz su vardı...Gelen bir Tanrı misafiriydi. Ona daha farklı şeyler ikram etmeliydi. Aklına kınalı kuzusu geldi.



-Dede! Sen, şu kayanın yanında biraz dinlen. Ben sana yiyecek hazırlayacağım, dedi demesine ama kuzusuna nasıl kıyacaktı. Çünkü onu çok severdi... İlerde kocaman bir koyun olacak, o da diğerleri gibi kuzular doğuracak, süt verecek, yaşlandığında ise etiyle doyuracaktı insanları... Belki de bir kurban olacak ve Tanrı adına kesilecekti ki bu durum her kuzunun istediği bir şeydi.



Çoban, kararsız bir şekilde kuzunun yanına geldi... Yıllarca yanlarında kala kala adeta onların dilini öğrenmişti çoban.



-Kınalı kuzum dedi... Bir misafirimiz var... Üstelik karnı aç.



Kuzu, sanki onu anlamış gibi meledi...



Çoban, bunu bir cevap saydı kendine... Kuzunun gözlerini bağladı. Değer koyunların ve kuzuların göremeyecekleri bir yere götürdü ve kesti.



Can acısıyla da olsa sesini fazla çıkarmamıştı kuzu... İyi bir amaç için kendisinin seçilmesinden memnun olmuştu.



Birkaç saat sonra her şey hazırdı. Çoban, kuzunun etini pişirmiş, ihtiyarın üşümemesi için ateşi biraz daha canlandırmıştı. Sonra ihtiyarın yanına gitti... Hızır dede, yorgunluktan uyumuştu.



-Dede! diye seslendi. Yemek hazır...



Hızır Dede, gözlerini açtı. Birlikte ateşin başına geldiler.



Hızır Dede, çobanın kendisi için kuzusunu hem de en çok sevdiği kuzusunu ikram ettiğine çok memnun oldu. Bu, büyük bir cömertlikti.



-Sağol çoban oğlum, dedi... Allah senden razı olsun. Bir sürün bin sürü olsun... En önemlisi de bu ateşin hiç sönmesin. Sakın ateş deyip de geçme... Onun da bir dili var eğer anlamayı bilirsen...



Hızır Dedenin böyle söylemesine sebep olan şey işe, onlar yemeklerini yerken ateşin ona rüzgârla ilgili meseleyi anlatmasıydı.



Ateş, rüzgârdan şikayetçiydi. Oysa kendisi ona karşı hep iyi idi.



Çoban, bu son sözden bir şey anlamamıştı ama olsun misafiri kendinden memnun olmuştu ya bu ona yeterdi.



Birlikte karınlarını doyurdular... Hızır dede, çobana tekrar teşekkür ettikten sonra:



-Ben, dedi şu kayanın arkasında namazımı kılayım.



O oldu... Bir daha geri dönmedi yaşlı adam. Çoban, kayaların arkasını ve civarını aradıysa da onu bulamadı.



Kimdi bu adam?



Çoban, onun Hızır dede olduğunu henüz bilmiyordu. Bu yüzden, bu soruya cevap veremedi.



Fakat bir soru daha vardı kafasında : Ateşle konuşmak... Bu olabilir miydi?





3.



Bir gece adam, Hızır dedeyi gördü rüyasında... Bu, kuzusunu yedirdiği yaşlı adamdı.



-Sen beni tanıyamadın, dedi. Ben hızır Dedeyim. Zor durumda olanların yardımına koşarım. Senin de ateşin zor durumda ve sen hâlâ onunla konuşmadın.



-Peki, nasıl konuşacağım.



-Ben, seni denemek için gelmiştim. Sen bana yani bir misafire iyi davranmakla bu imtihanı kazandın. Ben de sana bütün varlıklarla konuşabilme özelliği verdim. Sen şu anda farkında değilsin ama sabah olunca bir dene... Konuşabildiğini göreceksin.



Çoban, uyanır uyanmaz, ateşin içine birkaç parça daha odun attı. Çünkü havalar serin geçiyordu sabahları ve yeni doğan kuzuların ısınmaya ihtiyaçları vardı.



Sonra dikkatli bir şekilde ateşe baktı. Düşünmeye başladı... Ağaçlar, büyüyor, çiçek açıyor, bazıları meyve veriyor. Derken kuruyorlar ve ateşe atılıyorlar.



Böylece odunlar ateş oluyor, ısı ve ışık veriyor. Bütün bunları yaptığına göre onunla konuşabilirim, dedi içinden. Hem rüyasında da Hızır Dede konuşabileceğini söylememiş miydi?



Ateşe seslendi:



-Yıllar var ki beni ve kuzularımı sen ısıtırsın. Yemeğimi pişirirsin. Sana borçluyum. Söyle senin için ne yapabilirim...



Bir ses duyuldu:



-Çoban kardeş, dedi. Benimle konuşabilir olmana sevindim...Gerçekten de benim bir derdim var... Ben, senin yakmanla hayat buldum. Bak bir işe yarıyorum burada... Dediğin gibi küçük kuzularını ve kendini benimle ısıtıyorsun. Üstelik ısımdan ve geceleri ışığımdan yakınımızda bulunan böcekler, bitkiler de yararlanıyorlar... Yani bir işe yarıyorum ben...Başkaları için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama şu rüzgâr?



-Hayrola dedi çoban... Ne istiyor senden?



-Beni söndürmek istiyor.



-Söndürmek mi istiyor?



-Evet ya... Ama her defasında da vazgeçiyor... Çünkü kötü biri değil o... Ama iyilik yapmayı da öğrenememiş... Ona bunu öğretmek gerek.



-Nasıl olacak bu...



-Düşünüyorum da şöyle yapabiliriz...O, yanıma geldiğinde sen de gel ve ona şöyle de:



-Rüzgar... rüzgar... Ne istersin ateşimden... Onu söndüreceğine, daha da yükselt alevlerini... Daha çok işe yarasın böyle...Sen de iyi bir iş yapmış olursun böylece...



-Dinler mi beni..



-Dinleyecektir, dedim ya... Kötü biri değil o... Artık onun dilini de öğrendin Hızır dededen. Bunu yapabilirsin..



-Bunu biliyorum dedi çoban. Geçen gün gelen Hızır dede imiş.



-Tabi oydu. Ama sen onu tanımadın.



-Artık biliyorum.



-Evet, O seni imtihan etti ve sen en sevdiğin kuzunu ona ikram ederek bu imtihanı kazandın.



Çoban, ateşle konuşuyordu. Bu ona ilk anda normal gibi geldriyse de yine düşünmeden edemedi...



Sonra aklına çocuklukta duyduğu bir hikaye geldi. İbrahim peygamberle kuşun hikayesi... Hani İbrahim peygamber ateşe atılmıştı da bir serçe gagasında birkaç damla su getirip ateşe dökünce ibrahim peygamber sormuştu ona:



-Birkaç damla suyla bu ateşi nasıl söndüreceksin.



-Olsun demiş kuş...Sönmeyeceğini ben de biliyorum ama dostluğumuz belli olsun.



Demek ki bir insan bir kuşla konuşabiliyordu. Kendisi neden konuşamasın ki...



4.



Çoban bu durumu artık normal karşıladı ve bir daha üzerinde durmadı. Fakat ateşin derdine çözüm bulmalı ve rüzgârla konuşmalıydı.



Derken bir gün ateşin iniltileriyle uyandı çoban. Kuvvetli bir rüzgâr, ateşin yanına gelmiş onu söndüreceğim diye tehdit edip duruyordu.



Ateş ise her zaman ki gibi ona ricada bulunuyor, kendisine bu kötülüğü yapmamasını söylüyordu.



Derken adam yanlarına geldi...



Rüzgâra:



-Ne istersin ateşimden dedi. Onu söndüreceğin yerde daha da alevlendirsen olmaz mı?



Rüzgâr ne diyeceğini bilemedi. Üstelik bu çoban onun dilini bilen birisiydi... Böyleleri sıradan insan olamazlardı. Öyleyse onların söylediklerini ciddiye almalıydı. Onlar söylüyorsa doğru söylerlerdi. Demek düşüncesi yanlıştı. Ateşten sonra şimdi çoban da ona yakmayı düşündüğü şeyin doğru olmadığını söylüyordu.



-Ama dedi, benim ona öfkem var... O, neyi bulsa yakıp yok ediyor.



Ateş, söze girdi.



-Bu benim suçum değil dedi.... Beni kötülük için kullananlara söyle bunları... Bak, burada ne yapıyorum ben. Çobanı, kuzularını ve etrafımda bulunan böcekleri, otarı üşümekten koruyorum. Sen beni söndüreceğine git, ağaçlardan kuru dal kopar getir üstüme at... Alevlerimi daha da canlandır.



Rüzgâr düşündü. Ateşin haklı olduğunu anladı.



Çoban, söze girdi.



-İçinden geçenleri okudum dedi. Aferin sana doğru düşünüyorsun... Bek, ateş benim dostum. Sen de aramıza katıl... Sen de dostumuz ol... Ben sana yararlı işler yapmayı öğretirim, dedi.



Rüzgârın ateşe duyduğu aslında öfke değil sevgiydi... Ama bunu şu ana kadar hissedememişti içinde...



Öyle ya! O da güzel güzel esse herkes yararlanırdı bundan... Bunalanlar onun esintileriyle serinler, ağaçlar onun esintileriyle sallanıp eğleşirler ve daha neler neler... İyilik yapmak ve iyi olmak... Artık bunu deneyecekti rüzgâr. Çobana ve ateşe:



-Tamam dedi. Sizinle dost olacağım... Ama benim derdim var. Onu şimdi anlamış bulunmaktayım.



Çoban:



-Söyle dedi çekinme...,



-Ben ateşi seviyorum. Aslında hep bunun için gelmişim yanına ama şimdi farkettim bunu...



Ateş, alevlerini daha da canlandırdı. Utangaçlıktan yüzü kızaran genç bir kıza döndü.



-Aslında dedi ben de onu seviyorum... Ama bugüne kadar iyi olmayı, iyilik yapmayı öğrenemediği için bunu ona söylemedim.



Rüzgâr, bu sözleri duyunca çok sevindi.



Onun sevinci karşısında ateşin de sevinci çoğaldı.



Tabi çoban da sevindi... Ama düşünmeden de edemedi... Sevmek... onun da sevmesi gerekmez miydi... Gerçi ateşi, rüzgârı, koyunları... seviyordu ama bir insanı sevmek... Onunki böyle olmalıydı.



Ateşle rüzgârı baş başa bırakarak bir kayanın tepesine çıktı. Uzakları seyretmeye başladı. İçinde ise bir insanı sevmek duygusu...





5.



Ateşle rüzgâr o günden sonra sık sık beraber oldular...Birbirlerine sevgilerini dile getirdiler... Çok ama çok mutluydular... Zaman geliyor, rüzgâr uzaklaşıyor, ateş onu özlüyor, zaman zaman ateş sönecek gibi yaparak ateşi korkutuyordu. Bütün bunlar sevgilerinin bir sonucuydu... Ama ya çoban?



Çünkü o günden sonra çoban biraz suskunlaşmıştı. Bir üzüntüsünün olduğu belliydi... Yanık yanık türküler söylüyordu.



Ateşle rüzgâr, bunu anlamakta gecikmediler. Ele ele kafa kafaya verdiler ve bu duruma bir çare aradılar...



Çare yine o Hızır dede’de idi... Bir gün çoban uyurken onu yardımlarına çağırdılar ve çobanın derdini anlattılar.



Hızır Dede:



-Biliyorum, dedi. Çoban, seveceği bir insanı hak ediyor. O, sizi buluşturdu. Simdi sıra onun bulaşacağı insanda...



-Nasıl olacak bu dedi ateşle rüzgâr...



Şu karşı dağda bir kız yaşıyor, üstelik o da yalnız... Onu getireceğiz buraya.



-Nasıl yapacağız bunu...



-Kolay dedi ateş, yarın gece rüzgâra bütün gücünü harcayacak ve senin alevlerini yükseltecek... Öyle yükseltecek ki kız bunu görecek... Ben de onun buraya gelmesini rüyasında söyleyeceğim ona...



Öyle de oldu. Hızır dede, kızın rüyasına girdi... Çünkü onu da çok seviyordu. Onu da imtihanlardan geçirmiş ve kız bunların hepsini başarmıştı. O da hayvanların, bitkilerin dilini öğrenmişti ondan. Onlarla orada dostça yaşıyordu.



Ve o rüyayı gördü kız....



Sabah uyandığında etrafındaki hayvanlarda, ağaçlarda garip bir sevinç ve telaş olduğun fark etti.



Ne olduğunu sorunca da:



-Yolculuk zamanı dediler... gidiyorsun... Çoban seni bekliyor... Meğerse Hızır Dede, bu durumu kızdan önce onlara söylemişti.



-Doğru, dedi yolculuk zamanı...



Kız, yaşadığı yere son defa baktı. Hayvanlarla, ağaçlarla vedalaştı ve akşam olur olmaz gece kuşlarından birisi:



-Karşı dağa bak, dedi ne görüyorsun?



-Aman Allahım, alevleri göğe yükselen koca bir ateş...



-Oraya gideceksin işte dediler...



-Peki nasıl gideceğim?



-Sana rüzgâr yol gösterecek, yaklaştıkça alevleri daha yakınlaşmış göreceksin. İkisini takip ederek ulaşırsın oraya.



Hem baksana... Yıldızlar ve ay dede ne güne duruyor. Onlar da sana yardım edecekler.



Kız, yüreği kıpır kıpır yola çıktı... Bir insanla karşılaşmak ve hayatı onunla paylaşmak bundan böyle... Nihayet arzuları gerçek olmuştu. Hızır dede’nin rüyasında kendisine bahsettiği çobanla karşılaşacaktı.



Çoban da aya yıldızlara bakıp kızı beklemekteydi. Ara sıra sabırsızlanıp ateşe soruyor o da merak etmemesini kızın gelmekte olduğun söylüyordu. Çünkü rüzgâr sürekli bilgi veriyordu kıza... Ay dede ve yıldızlar da öyle...



Çobanla kızın karşılaşması görülecek şeydi...Birbirlerinin yanlarına geldiklerinde önce bakıştılar... Sanki yıllardır birbirlerini tanıyormuş gibi kucaklaştılar.



Ama o anda ateş söndü, rüzgâr kayboldu, ay dede ve yıldızla da öyle...



Mustafa ÖZÇELİK
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

MASAL

Yüzyıllar önce yüzyıl uyuyan bir prenses varmış ,bir büyücünün
zulmünün esaretinde kimbilir belki olabilecek bir uyanışı beklemiş
yüzyıl boyunca.

İşte o masal;

Her masalın ,her söylencenin uzun uykusunda bir uyanma vakti vardır.Ve
o gelmeden girişilen her eylem bir serüven yalnızlığı olarak
kalır.Öyle anılır.
Ve yüzyıl sonra vadesi erişip bir prens çıkmış ortaya.Masalın ve
yüzyılın kendisine verdiği bu görevi seve seve üstlenmiş; zaten uyuyan
güzel hakkında yüzyıldır söylenegelenlerin etkisinde daha onu görmeden
deliler gibi tutulmuş ona.Kendisine verilmiş misyona mı,uyuyan güzele
mi aşık olduğunu ayıredemeyecek kadar toymuş o zamanlar.Böylelikle
hayranlığın ,sevginin,sevdanın,aşkın,cinselliğin ve beraberliğin bir
kulak dolgunluğu olduğunu birkez daha görüyoruz "Bizim"sandığımız
birçok duygunun,düşüncenin,değerin ve doğrunun içimize usul usul
işlenmiş bir kulak dolgunluğu olduğunu...
Ve prens dudaklarında yüzyıldır beklettiği öpücüğüyle birlikte saraya
doğru
yollandı.
Masalına kahraman olma zamanı gelmişti.

Prensesin odasına geldi.Prenses uykusunun içersinde batık bir gemi
gibi gizemliydi.Uykusuyla bütünlenmiş güzelliğine,efsanesinin
güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens.Çok uzaktan ,çok
uzaklardan,tam yüzyıl sonrasından baktı.
Sonra kararını verdi:
Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın,bu büyünün,bu tılsımın bozulacağını
biliyordu çünkü; bir bakış,birkaç söz,bir dokunuş herşeyi
bozacaktı.Sevmek suskunluktu, sevmek kesin sessizlikti,sevmek
uzaklıktı,sevmek dokunamamak,erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıldır böyle öğretilmişti sevmek.

Gözlerini açar açmaz ,yüzyıldır gördüğü düşlerin anımsayamadıklarından
ve o düşlerin tümünden,sızıya benzer bir duygu olacaktı kalakalmış
olan. Biliyordu bu sızı hep olacaktı.Kaldı ki,o düşlerin tümüne eğemen
olan ortak motifler,zaman zaman,yani yaşadıkça;yaşamını,ilişkilerini
yoklayacaktı elbet. O düşlerin tümü anımsanmak içindi.Sonsuz bir
anımsayıştı herşey;anımsayış ve unutuş.Ömrünün bundan sonrası
düşlerinde gördüklerini yaşamakla geçecekti.İnsan uzun uykulardan
sonra yalvaç bir yalnızlığa uyanıyor.

Aradan yüzyıl geçtikten sonra hiçbir uyanış mutlu olamaz.

Benim için artık çok geç kalmış bir sevgi bu,ben seversem yüzyıl
öncesinin sevgisiyle seveceğim,o severse, beni üzerinden yüzyıl geçmiş
bir sevgiyle sevecek.Aramızda kaç takvimin uzaklığı duruyor.Bir
öpücük,yalnızca bir öpücük bu uzaklığı kapatmaya yeter mi?
Sevgi,
Zehirli bir düşün,büyülü sözcüğü...
Öte yandan sevmek göze almaktı,sonuna dek gitmekti,gidebilmek
yürekliliğiydi. Biliyordu prenses uykusundan uyandığında,ya da uyanır
uyanmaz onu eskisi kadar sevmeyecekti.Çünkü sevmek sessiz ve tek
başına birşeydi.Sevmek yalnızlıktır.Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden
korkuyordu.Onu uyandırmaktan korkuyordu.
Eskisi kadar sevemeyecekti,belki de hiç sevemeyecekti.Çünkü arada o
orman, o karanlık,o geçit vermez,o giz olmayacaktı artık.İşte odasında
duruyordu.
Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.

Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl
sevebilirdi?Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilirmiydi?Sevmenin
zahmetini,birlikte omuzlanacak olan zahmeti yüklenebilirmiydi?

Paylaşmaya,tartışmaya,özveriye,anlayışa gereksinen iki kişilik
ilişkiyi
göğüsleyebilir,götürebilirmiydi?
Sevmek imkansızlıktı.

Kendimizde beslediğimiz,kendimizde büyüttüğümüz,kendimizde saklı duran
bir şeydir sevmek.O hep bizdedir,bizledir,usul usul biriktiririz
onu,içimizde yığılı durur.Ve günün birinde ansızın karşımıza biri
çıktığında sanırız ki içimizden boşalıveren bütün bu duyguları o
taşımıştır bize.

Sevmek,kendi kendimizi büyülemektir; kendi kendimize yaptığımız büyü.
Oysa yeniden başlayacaktır arayışlar,pişmanlıklar,yanılgılar.Herşey
"tamamlanmak" içindir.Çoğu kez ölümün tamamlayıcı ellerine dek aynı
umut, aynı arayış,aynı çırpınış ve aynı perişanlıkla sürükleniriz.
Gözümüz arkada kalmıştır.

Ansızın anladı ki uyuyan güzelin kendisini değil,masalını seviyordu
Prens.

Masalın bittiği yerde hayat başlar.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

RAPUNZEL

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.
Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.
“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.
Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.
Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş. Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.
“Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”
Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.
“O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.
Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzel’miş.
Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.
Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.
Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.
Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.
Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine aşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.
Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkan yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.
Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç farketmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca herşey ortaya çıkmış.
“Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.
O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını !” diye seslenince. cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.
Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.
Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.
“Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.
Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

Orman perisinin gülleri




Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş.
Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş.
Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş.
Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış.
Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış.
Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

Küçük Deniz Kızı



Bir zamanlar altı güzel kızı olan bir kral varmış. Ama bu kral insanların kralı değilmiş. Ülkesi dalgaların altında balıkların değerli taşlar gibi parıldadığı bir ülkeymiş. Genç prenseslerin anneleri çoktan ölmüş ve onları büyükanneleri büyütmüş. İçlerinde en güzelleri en küçük olanıymış. Saçları altın bukleler halinde omuzlarına dökülüyormuş. Kızlar büyükannelerinin anlattığı yeryüzüyle ilgili masalları çok seviyorlarmış. Bu masallarda bacak adlı iki şeyin üzerinde yürüyen garip insanlar varmış. Küçük denizkızı da bu anlatılanları görmek istiyormuş. "Onbeş yaşını beklemen gerekir," demiş büyükanneleri. "O zaman gidip görebilirsin."

En büyük denizkızı yaşı geldiğinde yüzeye çıkmış ve gördüğü ilginç şeyleri kardeşlerine anlatmış. Yıllar geçmiş ve sonunda küçük denizkızının da yüzeye, insanların dünyasına çıkabileceği gün gelmiş. Şimdiye kadar hep merak ettiği dünyayı artık kendi gözleriyle görebilecekmiş. Yüzeye doğru yüzerken güneş batıyormuş. Yakınlarda bir gemi demir atmış. Küçük denizkızı yüzeye çıktığında güvertedeki yakışıklı prensi görmüş. Prens kendisini birisinin gözlediğini de, prensesin ondan gözlerini ayıramadığını da bilmiyormuş tabii. Birden hava kararmış, gemi çıkan fırtınayla sallanmaya başlamış. Çok geçmeden yelkenleri parçalanmış, direği kırılmış ve gemi sulara gömülmüş. Küçük denizkızı sularda çırpınan prensi son anda görüp kurtarmış. Onu kucaklayıp kıyıya götürmüş ve sahile bırakmış. Sabah olduğunda prens hala yattığı yerde uyuyor, denizkızı da başucunda onu bekliyormuş. Az sonra birkaç kız koşarak gelmiş. Prens gözlerini açmış ve kalkıp yürümüş. Küçük denizkızı oracıkta üzüntüsüyle baş başa kalmış.

O günden sonra küçük denizkızı prensi görebilmek umuduyla birçok kez yüzeye çıkmış. Artık dayanamıyormuş. Su cadısına gidip akıl almaya karar vermiş. Cadı onu görünce bir kahkaha atmış: "Niçin geldiğini biliyorum denizkızı," demiş. "İnsana dönüşüp karaya çıkmak istiyorsun. Böylece prensle daha yakın olacağını düşünüyorsun. Ama bunun bir bedeli var, biliyor musun?" "Bilmiyordum," demiş küçük denizkızı, "ama insan olabilmek için neyse öderim." "Sesini istiyorum," demiş cadı, "şu şarkılar söyleyen güzel sesini. Bana sesini verirsen ben de seni iki ayaklı güzel bir genç kıza çeviririm. Ama unutma, prens seni bütün kalbiyle sevmeli ve evlenmeli. Yoksa bir deniz köpüğüne dönüşüp sonsuza dek yok olursun." " Çabuk," demiş küçük denizkızı. "Ben kararımı çoktan verdim zaten." Bunun üzerine su cadısı küçük denizkızına içmesi için büyülü bir ilaç vermiş. Küçük denizkızı prensin karşısına dikildiği an prens bu hiç konuşmayan kızdan çok hoşlanmış ve onsuz yapamayacağına karar vermiş. Küçük denizkızı da prensi her geçen gün daha çok sevmiş, ama prens ona bir türlü evlenme teklif etmiyormuş. Prensin annesi ve babası, kendine eş bulması için baskı yapıyorlarmış. Prens sonunda yakındaki bir ülkenin prensesiyle tanışmaya karar vermiş. Yanında küçük denizkızını da götürmüş. Zavallı kız çok acı çekiyormuş.

Prens komşu ülkeye gidip prensesle karşılaşınca aklı başından gitmiş ve hemen evlenmek istemiş. Düğünleri muhteşem olmuş. Her yer çiçek, ipek ve mücevherle kaplıymış. Mutlu çifti görmeye gelen herkes coşku içindeymiş. Yalnızca küçük denizkızı sessizmiş. Gözyaşları sessizce süzülüyormuş yanaklarından. O gece küçük denizkızı güvertede dikilmiş karanlık sulara bakıyormuş. Gün doğarken bir deniz köpüğü olup o sulara karışacakmış. Birden suların dibinden denizkızının kardeşleri çıkmışlar. Saçları kısa kısa kesilmiş. "Saçlarımızı su cadısına verdik, karşılığında da bu bıçağı aldık. Eğer bu gece bu bıçağı prensin kalbine saplarsan büyü bozulacak." Küçük denizkızı bıçağı almış ama prense asla zarar veremeyeceğini biliyormuş.

Güneş doğduğunda kendini ağlayarak denize atmış. Ama denize düşmemiş. Kendini havada uçarken bulmuş. Çevresinde altın renkli ışıklar dans ediyormuş. "Biz havanın kızlarıyız " demişler. "Artık bizimle mutlu olursun." Küçük denizkızı gökyüzüne doğru yükselirken aşağıya, prensin gemisine bakmış ve gülümsemiş.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.
Konu: 4,841
Mesaj: 13,396
Cinsiyet: Erkek
Kıdem: 31-03-2009

kurbağa prens


Bir zamanlar yedi güzel kızı olan bir kral varmış. Bu kızların en güzeli en küçük olanmış.Güzel günlerde sarayın yakınındaki serin gölün kıyısında altın topuyla oynamaya bayılırmış. Bir gün kız topunu havaya atmış ve beklenmedik bir şey olmuş. Top göle düşmüş! "Topum gitti!" diye ağlamış kız. "Ben senin topunu getiririm," demiş gölün kıyısındaki küçük bir kurbağa. "Ama benimle arkadaş olacağına, yemeğini paylaşacağına ve geceleri yatağına alacağına söz verirsen, " diye devam etmiş kurbağa. "Tamam " demiş kız. Ama kurbağa suya dalıp kızın topunu ona geri vermez koşarak saraya dönmüş.
Akşamleyin kral ve ailesi sofraya oturmuşlar. Tam yemeğe başlamak üzerelerken kapıdan bir vraklama sesi gelmiş. Küçük prenses duymazdan gelmeye çalışmış. Ama kral meraklanmış. " Kim o?" diye sormuş. Prenses bunun üzerine kurbağaya verdiği sözü babasına anlatmış. " Söz sözdür kızım," demiş babası. Böylece prensesin nefret dolu bakışlarına rağmen kurbağaya sofrada yer verilmiş.
Yemekten sonra kız tek başına yatağına yönelmiş. Kurbağa masadan, " ya ben ne olacağım? " diye vraklamış. Kral kızına, "Verilen sözlerle ilgili söylediklerimi unutma" demiş.Prenses kurbağayı yanına alıp odasına götürmüş ve bir köşeye bırakmış. " Yastığına gelmek isterim demiş," kurbağa. Prenses gözyaşları içinde kurbağayı yastığına bırakmış.
Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. "Korkma, " diye gülümsemiş. " Bir cadı beni kurbağa yapmıştı ve bu büyüyü ancak bir prenses bozabilirdi. Umarım arkadaş olabilirz. Hem bak artık bir kurbağa değilim." Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerinde tabii ki bazı yeşil dostlarını da davet etmeyi unutmamışlar.
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım, Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden, Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden

Sitemizde Görev Yapmak İsterseniz Tıklayın

Turk Konulara Yorum Yazarak Destek Sağlayabilirsiniz  Turk


Cevapla
.

Anahtar Kelimeler

Her güne bir masal... ,Her güne bir masal... Öğretmen Forumu,Her güne bir masal... yükle,Her güne bir masal... download,Her güne bir masal... indirmek istiyorum,Her güne bir masal... ödev yükle,Her güne bir masal... bedava, Her güne bir masal... ÖDEV İNDİR,Her güne bir masal... YÜKLE,etkinlik,yukle,İndir,download,inndir,Her güne bir masal... eğitimHer güne bir masal...dosya indir




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi
Türkçe Çeviri : MyBBTürkiye, MyBB, © 2002-2018 MyBB Group.
MyBB Destek: InSiDe